Neden iki Azerbaycan var…
Bu gün, 17:04

Azerbaycan’ı duyunca akıllara Azerbaycan Devleti gelir. Çok az insan şimdiki dünya haretesinde iki Azerbaycan’ın varlığından bilgisi vardır. Bu yazımda “ neden iki Azerbaycan’ın var olduğunu sizlere anlatacağım”.
Bir Kibrit Bile İkiye Bölünse…
“Bölünmekten öyle korkuyorum ki, bir gün bir kibrit bile ikiye bölünse canım yanar.”
Bahtiyar Vahabzade’nin Gülüstan şiirinde yankılanan bu söz, yalnızca bir şairin korkusu değildir. Bir halkın hafızasına kazınmış tarihî bir yaranın, kuşaklar boyunca dinmeyen bir sızının, büyük bir acının göstergesidir.
Çünkü bazı bölünmeler vardır ki haritalarda bir çizgiyle gösterilir, antlaşmaların maddelerine yazılır, devletlerin arşivlerinde tarihe kaydedilir. Fakat o çizgilerin üzerinden geçen insanın kalbinde açtığı yarayı hiçbir harita gösteremez.
12 Ekim, Gülüstan Antlaşması’nın yıl dönümü vesilesiyle, insanın bölünmekten ne anladığını yeniden düşünmek gerekir.
1813 yılında Rusya ile Kaçar İranı arasında imzalanan Gülüstan Antlaşması, Azerbaycan coğrafyasının tarihî kaderini derinden etkileyen gelişmelerden biri oldu. Ardından 1828 tarihli Türkmençay Antlaşması geldi. Siyasi sınırlar yeniden çizildi; topraklar, hâkimiyet alanları ve insanların geleceği büyük güçlerin kararlarıyla şekillendi.
Yalnız bir coğrafyayı bölmek, yalnızca toprağı ikiye ayırmak değildir.
Bir annenin evladına giden yolunu uzatmaktır. Bir kardeşin kardeşine yabancı bir sınırın ötesinden bakmaktır. Aynı dili konuşan, aynı türküyü söyleyen, aynı kelimelerle sevinen ve aynı ağıtlarla ağlayan insanların arasına görünmez duvarlar örmektir. Bir çocuğun, kendisinden önce yaşanmış bir ayrılığın ağırlığını nedenini tam olarak anlamadan miras almasıdır.
Sınırlar çizilir; fakat insanın içindeki coğrafya o kadar kolay değişmez.
Bir nehrin iki yakasında yaşayan insanlar aynı yağmuru bekleyebilir. Aynı dağların ardında aynı güneşe bakabilir. Aynı kelimeyle sevebilir, aynı ninniyle uyuyabilirler. Ne var ki siyasi kararlar, onların ortak hayatlarının üzerine bir ayrılık gölgesi düşürebilir. Zaman geçer, nesiller değişir, yeni sınırlar gündelik hayatın sıradan bir gerçeği hâline gelir. Yine de bir şarkı, bir kelime, bir aile hikâyesi eski yaranın üzerindeki kabuğu kaldırmaya yeter.
Bahtiyar Vahabzade’nin Gülüstan şiirini bu yüzden yalnızca bir dönemin siyasi ve tarihî tanıklığı olarak okumamak gerekir. Bu eser, bölünmenin insan ruhunda nasıl bir duyguya dönüştüğünü anlatır. Şairin acısı, bir toprağın kaybından ibaret değildir; ortak bir hafızanın parçalanmasına, insanın kendi bütünlüğünü yitirme korkusuna dairdir.
Bir kibritin ikiye bölünmesiyle canının yanacağını söyleyen şair, aslında küçücük bir nesnenin parçalanmasında bile büyük bir tarihin gölgesini görür. Çünkü insan bazen en büyük acısını en küçük şey üzerinden anlatır. Bir kibrit, sıradan bir nesne olmaktan çıkar; bir halkın bölünmüşlüğünün simgesine dönüşür. Onu ikiye ayırmak, şairin duyarlığında yalnızca bir nesneyi parçalamak değil, bütünlüğe duyulan özlemi yeniden yaralamaktır.
Gülüstan’dan Türkmençay’a uzanan tarih, Azerbaycanlıların hafızasında derin izler bıraktı. Ancak bu hikâyenin anlamı, yalnızca geçmişte kimin hangi toprağı aldığı ya da hangi sınırın nereden geçtiğiyle sınırlı değildir. Asıl mesele, bu kararların insan hayatında neye mal olduğudur. Tarihin büyük masalarında alınan kararların bedelini çoğu zaman o masalarda oturmayan insanlar öder. Adını bile bilmedikleri hükümdarların, devletlerin ve güç mücadelelerinin sonuçlarını kendi evlerinde, ailelerinde ve hatıralarında taşırlar.
Üstelik bölünmeler yalnızca bir kez yaşanıp bitmez. Bir sınırın ardından başka sınırlar, bir ayrılığın ardından başka ayrılıklar gelebilir. İnsanlar bazen topraklarından, bazen dillerini özgürce yaşama imkânından, bazen sevdiklerinden, bazen de geçmişleriyle kurdukları bağdan uzak düşerler. Her bölünmenin kendine özgü şartları vardır; hiçbirini ötekine bütünüyle eşitlemek mümkün değildir. Fakat hepsinin ortasında ortak bir soru durur: Büyük siyasi hesapların içinde sıradan insanın hayatı ne kadar hesaba katılmıştır?
Çünkü tarih, antlaşmaları imzalayanların isimlerini kaydederken ayrılığın sessiz tanıklarını çoğu zaman unutabilir. Birbirine kavuşamayan kardeşlerin adları arşivlerde bulunmaz. Sınırın ötesinde kalan bir mezarı ziyaret edemeyen annenin gözyaşları resmî belgelere girmez. Çocuğuna kendi çocukluğunun geçtiği köyü yalnızca hikâyelerle anlatabilen babanın özlemi, tarih kitaplarında bir başlık olmaz.
Oysa tarihin gerçek ağırlığı biraz da bu isimsiz hayatlarda saklıdır.
Bir halkın trajedisini anlamak için yalnızca kaybettiği topraklara bakmak yetmez; o topraklarla birlikte nelerin kaybedildiğini de görmek gerekir. Birlikte yaşama duygusu, ortak hatıralar, aile bağları, kültürel yakınlık, insanın kendisini ait hissettiği geniş dünya… Bunların parçalanması, bir sınır çizgisinin çok ötesine uzanır. Bazen nesiller sonra bile bir özlem olarak sürer; bazen bir şiirin mısralarında yeniden dile gelir.
Belki de bu nedenle bazı şiirler yazıldıkları zamana sığmaz. Şairin sesi, kendi dönemini aşarak kendisinden sonra gelenlerin de sesi olur. Bahtiyar Vahabzade’nin sözleri, bölünmenin ne demek olduğunu bilen herkesin yüreğinde karşılık bulur. Çünkü burada anlatılan, yalnızca Azerbaycan’ın tarihine ait bir acı değil; insanın sevdiklerinden, geçmişinden ve bütünlüğünden koparılmasının evrensel trajedisidir.
Bugün Gülüstan Antlaşması’nı anarken geçmişi hatırlamak kadar, geçmişin bize bıraktığı sorumluluğu da düşünmeliyiz. Hatırlamak, nefreti diri tutmak değildir. Tarihî acıları dile getirmek, yeni düşmanlıklar üretmek zorunda değildir. Tam tersine, bir halkın yaşadığı ayrılığı anlamak, başka halkların acılarına karşı da daha duyarlı olmanın yolunu açabilir. Hafızanın görevi yalnızca yarayı göstermek değil, aynı yaranın yeniden açılmasını önleyecek bir insanlık bilinci oluşturmaktır.
Çünkü hiçbir insan, doğduğu coğrafyanın siyasi kaderi yüzünden kendi hatıralarına yabancılaşmamalıdır. Hiçbir çocuk, kendisinden önce çizilmiş bir sınırın acısını düşmanlık mirası olarak taşımaya mecbur bırakılmamalıdır. Hiçbir halkın özlemi, başka bir halkın acısını inkâr ederek anlatılmamalıdır.
Bir kibrit bile ikiye bölünse canı yanacak kadar bölünmekten korkan şairin sesini bugün yeniden duymak gerekiyor. O seste yalnızca bir toprağın değil, insanın bütün kalma arzusunun çığlığı var.
Ve belki de bütün bu tarihî ayrılıkların karşısında sorulması gereken en insani soru şudur:
Bir ülke bölündüğünde, yalnızca toprak mı bölünür; yoksa o toprağın üzerinde yaşayan insanların kalbi, hatıraları ve geleceği de mi?
Haritalar yeniden çizilebilir. Antlaşmalar imzalanabilir. Sınırlar değişebilir. Fakat insanın içinde bir kez açılan ayrılık yarası, çoğu zaman takvim yapraklarıyla kapanmaz.
Bazı acılar yüzyıllar boyunca şiire dönüşür, türkülerde yaşar, aile hikâyelerinde saklanır.
Ve bazen bir şair, bütün bu büyük tarihi tek bir cümleye sığdırır:
Bir kibrit bile ikiye bölünse canım yanar.
Çünkü insan, bölünmenin ne olduğunu en derinden, kendisinden bir parçanın koparıldığı yerde anlar.
Burada iki Azerbaycan’ın bir birine özlemini dile getiren yalnız Bahtiyar Vahabzade değildir.
Azerbaycan’ın başka ulu şairi Samed Vurgun der ki;
“ Ayrılar mı gönül candan,
Azerbaycan, Azerbaycan.
Yazar
Efsane Afşar Sayınqala
TEREF

