ÇİN’İN İÇİNDE KAYBOLAN TÜRKLER

Bu gün, 09:04           
ÇİN’İN İÇİNDE KAYBOLAN TÜRKLER
Kılıçla yenilenler değil, zamanla kimliğini kaybedenler…
Türk tarihinin Çin’de kalan sessiz sayfaları
Türk tarihini anlatırken Ötüken’den, Bilge Kağan’dan, Kül Tigin’den ve Orhun Yazıtları’ndan söz ederiz. Zaferleri hatırlar, kurduğumuz devletlerle övünürüz. Peki ya Çin’e yenilen, esir düşen, başka topraklara yerleştirilen ve birkaç nesil sonra kendi dilini, adını, hatta kimliğini kaybeden Türkler?
Onların hikâyesini ne kadar biliyoruz?
630 yılında Doğu Göktürk Kağanlığı, Tang Hanedanı karşısında yenildi. Türk dünyasının büyük siyasi güçlerinden biri tarih sahnesinden çekildi. Binlerce insan Çin hâkimiyetine girdi; boy beyleri, askerler ve yönetici aileler imparatorluğun siyasi düzenine dâhil edildi.
Fakat mesele yalnızca bir devletin yıkılması değildi. Asıl mesele, o devleti meydana getiren insanların bundan sonra ne yaşayacağıydı.
Çünkü bir devlet savaş meydanında yıkılabilir. Bir milletin kimliği ise bazen çok daha uzun bir zamanda, nesiller boyunca değişir.
Çin’in yöntemi: Yalnızca fethetmek değil, yönetmek
Tang Hanedanı, teslim olan Türk topluluklarını sadece kılıç zoruyla kontrol altında tutmadı. Bazılarını Çin’in kuzey bölgelerine yerleştirdi, bazılarını askerî hizmetlerde kullandı, ileri gelenlere sarayda unvanlar ve görevler verdi.
Kendi topluluklarının başında kalan Türk beyleri de vardı. Yani Çin’e bağlanan herkes bir anda kimliğini kaybetmedi. Kimi eski geleneklerini korudu, kimi imparatorluk sisteminde yükseldi, kimi ise bağımsızlık mücadelesini sürdürdü.
Nitekim 682 yılında Kutlug Kağan önderliğinde İkinci Göktürk Kağanlığı kuruldu. Bu, Türk siyasi iradesinin yeniden ayağa kalkmasıydı.
Ne var ki Çin’e yerleşen veya Tang yönetiminin hizmetine giren bütün Türk topluluklarının hikâyesi aynı şekilde sonuçlanmadı.
Zamanla Çince konuşan, Çin tarzı isimler kullanan, yerleşik hayata geçen ve Çin toplumuyla kaynaşan aileler ortaya çıktı. Eski boy kimliği bazı çevrelerde zayıflarken bazı çevrelerde yaşamaya devam etti.
Burada önemli bir ayrıntı var: Çinlileşme her zaman tek merkezden yürütülen bir yok etme politikasının sonucu değildi. Bazen siyasi baskı, bazen çıkar ilişkileri, bazen evlilikler, bazen de birkaç kuşak boyunca süren kültürel etkileşim belirleyici oldu.
Tarih bize basit bir hikâye değil, farklı sonuçlara ulaşan karmaşık bir süreç anlatıyor.
Şato Türkleri: Çin’de devlet kurdular, sonra ne oldular?
Çin tarihindeki en dikkat çekici örneklerden biri Şato Türkleridir.
IX. ve X. yüzyıllarda Çin’in askerî ve siyasi hayatında etkili olan Şatolar, yalnızca yabancı bir hanedana hizmet eden askerlerden ibaret değildi. Kendi liderlerini çıkardılar, iktidar mücadelelerine katıldılar ve hanedanlar kurdular.
923 yılında Şato kökenli Li Cunxu, Geç Tang Hanedanı’nı kurdu.
Düşünün: Bozkır kökenli bir topluluk, Çin’in merkezinde hanedan kuracak kadar güçlenmişti.
Ancak siyasi iktidarın devamlılığı, bir topluluğun ayrı kimliğini sonsuza kadar koruyacağı anlamına gelmiyordu. Şato hanedanlarının siyasi üstünlüğü sona erdikten sonra topluluğun Çin toplumuyla bütünleşmesi hızlandı.
Araştırmacı Soojung Han’ın Princeton Üniversitesi’nde hazırladığı çalışma, Şatoların kimliğini ve siyasi varlığını ayrıntılı biçimde inceler. Şatoların tarihini yalnızca Çin’e karışan bir topluluğun hikâyesi olarak değil, bozkır ile Çin arasında kendi siyasi kimliğini kurmaya çalışan bir topluluğun tarihi olarak okumak gerekir.
Buradan çıkaracağımız ders şudur: Bir topluluk başka bir ülkenin tahtına oturabilir; fakat siyasi gücün kaybından sonra kültürel kimliğini korumak ayrı bir meseledir.
Tabgaçlar: Çinlileşmenin başka bir yüzü
Tabgaçları da anmadan geçemeyiz. Ancak burada dikkatli olmalıyız: Tabgaçların Türk kökenli olduğu kesinleşmiş bir tarihî gerçek değildir. Araştırmalarda onları Xianbei topluluğunun bir kolu olarak değerlendiren ve dilleri konusunda farklı görüşler ortaya koyan çalışmalar bulunur.
Buna rağmen Tabgaçların tarihi, Çinlileşme sürecini anlamak açısından son derece önemlidir.
Kuzey Wei Hanedanı’nı kuran bu topluluğun hükümdarları, zamanla Çin kültürünü benimseyen reformlar gerçekleştirdiler. Başkent değiştirildi, Çin tarzı soyadları kullanıldı ve saray hayatında kültürel dönüşümü teşvik eden uygulamalara başvuruldu.
Bir zamanlar bozkırın siyasi geleneğiyle yükselen bir hanedan, Çin’in yerleşik kültürüne yöneliyordu.
Bu örnek bize önemli bir gerçeği gösteriyor: Kültürel dönüşüm yalnızca yenilen halkların başına gelmez. Bazen iktidarı elinde tutanlar da yeni siyasi düzen içinde güçlerini pekiştirmek için kendi eski geleneklerinden uzaklaşabilir.
Bir millet ne zaman kimliğini kaybeder?
İşte asıl soru budur.
Bir insanın Çin’de yaşaması onu Çinli yapar mı? Çince konuşması, Çinli bir aileyle evlenmesi veya Çin sarayında görev alması, eski kimliğini ortadan kaldırır mı?
Elbette hayır. Bunların hiçbiri tek başına yeterli değildir.
Fakat kendi dilini artık konuşmayan, eski toplumsal kurumlarını kaybeden, geçmişini yeni bir siyasi kimlik üzerinden yorumlayan ve kendisini artık eski topluluğunun bir parçası olarak görmeyen kuşaklar ortaya çıktığında, dönüşüm çok daha derin bir anlam kazanır.
Bazen eski topluluğun adı kaynaklarda kaybolur. İnsanlar yaşamaya devam eder ama tarih kitaplarında onları tanımlayan isim ortadan kalkar.
Bu nedenle tarihî bir topluluğun adının kaybolması, o topluluğun bütün üyelerinin yok olduğu anlamına gelmez. Bazen insanlar kaybolmaz; yalnızca onları birbirine bağlayan ortak kimlik değişir.
Tarihin bize bıraktığı ders
Göktürklerin Çin karşısındaki yenilgisiyle başlayan süreç, bütün Türkler için aynı sonuca ulaşmadı. Bazıları eski kimliğini korudu, bazıları bağımsızlığını yeniden kazandı, bazıları Çin’in siyasi düzeninde yükseldi, bazılarıysa zamanla Çin toplumunun içinde eridi.
Dolayısıyla meseleyi yalnızca bir milletin diğerini yok etmesi üzerinden açıklamak, tarihin karmaşıklığını gözden kaçırmak olur.
Ancak şu gerçeği de unutmamak gerekir: Siyasi bağımsızlık, dil, ortak hafıza ve kültürel kurumlar bir topluluğun kimliğini korumasında önemli rol oynar. Bunların uzun süre boyunca zayıflaması, ayrı bir kimliğin devamını zorlaştırabilir.
Orhun Yazıtları’nın yüzyıllar öncesinden gelen sesi de bu noktada anlam kazanır. Bilge Kağan’ın halka seslenişinde bağımsızlık, devlet düzeni ve toplumsal hafıza iç içedir. Bu yazıtlar, yalnızca geçmişin taşlara kazınmış sözleri değil, bir siyasi topluluğun varlığını koruma iradesinin de ifadesidir.
Belki de bu yüzden Türk tarihini yalnızca kazandığımız savaşlarla anlatmak yetmez. Kaybettiğimiz devletleri, değişen kimlikleri ve başka toplumların içinde yaşamaya devam eden tarihî mirasımızı da anlamamız gerekir.
Çünkü bir millet bazen savaş meydanında yenilir; bazen de kendi geçmişini hatırlatan son kelime unutulduğunda tarih sahnesinden sessizce çekilir.
Ve tarihçinin görevi, yalnızca zaferleri anlatmak değil, o sessizliğin içinde kalmış insanları da yeniden görünür kılmaktır.
Kaynakça
* Yihong Pan, “Integration of the Northern Ethnic Frontiers in Tang China”, The Chinese Historical Review, 2012.
* Soojung Han, When China Was Gone: Identities and States of the Shatuo Turks (895–979), Princeton University, 2022.
* Maddalena Barenghi, “Representations of Descent: Origin and Migration Stories of the Ninth- and Tenth-Century Turkic Shatuo”, Asia Major, 2019.
* Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtları, Göktürklerin siyasi düşüncesini ve bağımsızlık anlayışını yansıtan birincil kaynaklar.
Yazar
Efsane Afşar Sayınqala
TEREF












Teref.az © 2015
TEREF - XOCANIN BLOQU günün siyasi və sosial hadisələrinə münasibət bildirən bir şəxsi BLOQDUR. Heç bir MEDİA statusuna və jurnalist hüquqlarına iddialı olmayan ictimai fəal olaraq hadisələrə şəxsi münasibətimizi bildirərərkən, sosial media məlumatlarındanda istifadə edirik! Nurəddin Xoca
Məlumat internet səhifələrində istifadə edildikdə müvafiq keçidin qoyulması mütləqdir.
E-mail: [email protected]