İran Devrimi Nasıl El Değiştirdi?

Bu gün, 07:14           
İran Devrimi Nasıl El Değiştirdi?
Humeyni’nin yükselişi, solun yanılgısı ve İran Türklerinin dışlanması
1979 İran Devrimi, yalnızca Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin iktidarını sona erdiren bir halk hareketi değildi. Aynı zamanda İran’ın geleceğinin nasıl şekilleneceği konusunda birbirinden farklı beklentilere sahip siyasi ve toplumsal güçlerin ortak mücadelesiydi. Bu mücadele, kısa süre içerisinde devrime katılan güçlerin bir bölümünün tasfiye edildiği, dinî otoritenin devlet iktidarıyla birleştiği ve milyonlarca insanın geleceğini etkileyen yeni bir siyasi düzenin kurulduğu tarihsel bir kırılmaya dönüştü.
Bugün İran Devrimi hakkında sıkça dile getirilen bir ifade vardır: “Devrim çalındı.”
Bu ifade bütünüyle temelsiz değildir. Gerçekten de devrime katılan birçok insanın özgürlük, demokrasi, sosyal adalet ve siyasi bağımsızlık beklentileri, kurulan yeni rejim tarafından karşılanmadı. Ancak yaşananları yalnızca devrimin bir grup din adamı tarafından ele geçirilmesiyle açıklamak da eksik kalır. Çünkü Humeyni’nin yükselişi, diğer siyasi güçlerin yalnızca yenilmesinin değil, aynı zamanda yanlış hesaplarının, stratejik tercihlerinin ve gelecekte kurulacak devletin niteliğini yeterince sorgulamamalarının da sonucuydu.
Bu süreçte özellikle sol hareketlerin önemli bir bölümü, Humeyni liderliğindeki hareketi Şah rejimine, emperyalizme ve Batı’nın İran üzerindeki etkisine karşı mücadele eden bir güç olarak değerlendirdi. Fakat devrimden sonra ortaya çıkan en önemli gerçek şuydu: Şah’a karşı birleşmek, devrimden sonra nasıl bir devlet kurulacağı konusunda anlaşmak anlamına gelmiyordu.

İran Türklerinin yaşadığı hayal kırıklığını anlamak için de tam olarak bu noktadan başlamak gerekir.
1. Şah’a karşı birleşenler, nasıl oldu da Humeyni’nin karşısında dağıldı?
1970’li yılların sonlarına gelindiğinde İran’da Şah rejimine yönelik hoşnutsuzluk geniş bir toplumsal tabana yayılmıştı. Otoriter yönetim, siyasi baskılar, eşitsizlikler, ekonomik sorunlar ve SAVAK’ın uygulamaları farklı kesimleri rejime karşı bir araya getiriyordu.
Ancak bu muhalefetin ortak bir ideolojisi yoktu.
İslamcılar, liberaller, milliyetçiler, sosyalistler, komünistler, işçi hareketleri, öğrenciler ve çeşitli etnik topluluklar aynı siyasi hedefi paylaşmıyordu. Onları birleştiren temel unsur, mevcut rejimin sona ermesini istemeleriydi.
Humeyni bu farklılıkların ortasında olağanüstü bir siyasi avantaj elde etti. Dinî otoritesi, geniş toplumsal bağlantıları, camiler üzerinden örgütlenebilen hareketi ve Şah karşıtı söylemi sayesinde muhalefetin en güçlü simgesine dönüştü.
Üstelik Humeyni’nin liderliği, yalnızca dindar kitlelerin desteğine dayanmıyordu. Şah rejiminin devrilmesini isteyen, ancak Humeyni’nin siyasi düşüncesini bütünüyle benimsemeyen insanlar da onun etrafında birleşiyordu.
Solun bir bölümü de bu durumdan farklı bir sonuç çıkardı. Humeyni hareketinin öncelikle anti-emperyalist bir devrimci güç olduğunu, Şah rejiminin yıkılmasının ardından daha özgür ve eşitlikçi bir siyasi düzenin kurulabileceğini düşündüler.
Özellikle Tudeh Partisi ve Fedailerin önemli bir kesimi, Humeyni liderliğindeki yeni iktidara destek verdi. Bu desteğin arkasında anti-emperyalizm, sınıf mücadelesinin aşamaları ve İran’ın önce Şah rejiminden kurtulması gerektiği yönündeki stratejik değerlendirmeler bulunuyordu.
Ancak burada ciddi bir siyasi yanılgı vardı.
Humeyni’nin hareketi, solun bazı kesimlerinin düşündüğü gibi farklı ideolojilerin eşit koşullarda temsil edileceği geçici bir devrimci koalisyon değildi. Onun liderliğindeki siyasi ve dinî kadrolar, devrimin meşruiyetini kendi liderliklerinde toplamak ve devletin temel kurumlarını kontrol etmek yönünde ilerliyordu.
Devrimin ilk aylarında liberal, milliyetçi ve sol çevrelerin bazı temsilcileri yönetimde görev alsalar da iktidarın asıl güç merkezleri giderek Humeyni’ye bağlı dinî çevrelerin, Devrim Konseyinin ve devrimci örgütlenmelerin elinde toplandı.
Dolayısıyla devrimin kaderi yalnızca sokakta değil, devlet kurumlarının kontrolü uğruna yürütülen mücadelede de belirleniyordu.
Şah’ı devirmek için kurulan ittifak, yeni devletin kimin tarafından yönetileceği sorusuna cevap veremedi. Bu boşluğu en iyi örgütlenmiş ve en güçlü liderliğe sahip hareket doldurdu.
2. Devrim neden teokratik bir rejime dönüştü?
1979 Şubatında Şah rejimi çöktüğünde İran’ın geleceğinin nasıl şekilleneceği henüz kesinleşmiş değildi.
Humeyni’nin liderliğindeki hareketin gücü tartışılmaz hâle gelmişti. Ancak İran’ın cumhuriyetçi, demokratik, sosyalist veya dinî esaslara dayanan bir devlet olup olmayacağı hâlâ siyasi mücadelenin konusuydu.
Bu açıdan anayasa süreci belirleyici oldu.
İlk anayasa taslağı, sonradan kabul edilen metne kıyasla din adamlarının devlet üzerindeki vesayetini çok daha sınırlı tutuyordu. Ancak anayasa hazırlama sürecinin yönü değişti. Uzmanlar Meclisi tarafından şekillendirilen yeni metne, Şii dinî hukuk anlayışının siyasi iktidardaki üstünlüğünü kurumsallaştıran velayet-i fakih ilkesi yerleştirildi.
Böylece İran’da seçimlere dayanan cumhuriyet kurumları ile seçilmiş organların üzerinde yetkilere sahip dinî liderlik makamını birleştiren bir sistem ortaya çıktı.
Aralık 1979’da referanduma sunulan anayasa, bu yeni düzenin hukuki temelini oluşturdu.
Burada önemli bir ayrıntı var: Anayasa süreci, devrime katılan bütün güçlerin eşit biçimde temsil edildiği ve özgürce uzlaştığı bir kurucu meclis süreci değildi. Anayasanın içeriğine yönelik ciddi itirazlar bulunuyordu. Bazı siyasi hareketler referandumu boykot etti; dinî otoritenin devlet üzerindeki üstünlüğüne karşı çıkan gruplar da yeni sistemin meşruiyetini sorguladı.
Sonuçta devletin temel niteliği, bütün siyasi görüşlerin eşit koşullarda katıldığı bir uzlaşmayla değil, Humeyni’nin liderliğindeki güçlerin belirleyici olduğu bir süreçle şekillendi.
Böylece devrimin başlangıcında var olan siyasi seçenekler giderek daraldı.
Şah’ın devrilmesiyle açılan özgürlük alanı, kısa sürede dinî liderliğin sınırlarını belirlediği bir siyasi sisteme dönüştü.
Bu nedenle “devrim çalındı” ifadesinin ötesine geçerek şu soruyu sormak gerekir: Devrime katılan güçler, iktidarın dinî bir vesayet altında toplanmasını neden engelleyemedi?
Cevap, yalnızca Humeyni’nin gücünde değil, ona karşı çıkabilecek güçlerin ortak bir demokratik program ve bağımsız bir siyasi örgütlenme etrafında birleşememesinde de aranmalıdır.
3. İran Türkleri neden hayal kırıklığına uğradı?
İran Türkleri açısından 1979 Devrimi, yalnızca bir rejim değişikliği değildi. Aynı zamanda dil, kültür, siyasi temsil ve toplumsal eşitlik konularında yeni bir dönemin başlayabileceğine ilişkin beklentileri de beraberinde getiriyordu.
İran’daki Azerbaycan Türkleri, ülkenin en büyük etnik topluluklarından biridir. Bununla birlikte İran’ın nüfus yapısına ilişkin güvenilir ve üzerinde uzlaşılmış etnik sayımlar bulunmadığından, nüfuslarının kesin oranını belirtmek kolay değildir.
Tarihsel olarak Azerbaycan Türkleri İran’ın siyasi, ekonomik, dinî ve kültürel hayatında önemli roller üstlendiler. Devrim öncesinde de Şah rejimine karşı gelişen muhalefetin önemli merkezlerinden biri Azerbaycan’dı. Tebriz, İran’ın siyasi tarihindeki ağırlığını 1978-1979 döneminde yeniden ortaya koydu.
Ancak Şah rejimine karşı mücadele etmek, İran Türklerinin bütününün Humeyni’nin siyasi projesini benimsediği anlamına gelmiyordu.
Azerbaycan Türkleri arasında farklı siyasi görüşler vardı. Bazıları Humeyni’yi desteklerken bazıları demokratik özgürlükleri, kültürel hakları veya bölgesel özerkliği önemsiyordu. Önemli bir kesim de dinî liderliğin devlet üzerindeki üstünlüğüne karşı çıkan din adamlarının ve siyasi hareketlerin etrafında şekillenen muhalefete katıldı.
Dolayısıyla İran Türklerinin devrim sonrasındaki tutumunu tek bir siyasi iradeye indirgemek doğru değildir.
Asıl mesele, devrim sonrasında ortaya çıkan devlet yapısının bu farklı beklentileri ne ölçüde karşılayabildiğidir.
1979’da kabul edilen anayasa, İran Türklerini etnik bir topluluk olarak adıyla tanımlamadı. Türklerin kolektif siyasi temsilini veya etnik temelli özerkliğini güvence altına alan özel hükümler de içermedi.
Bununla birlikte, anayasanın etnik kimlik ve dil konularını bütünüyle yok saydığını söylemek de doğru olmaz. Anayasanın 15. maddesi Farsçayı resmî dil olarak belirlerken yerel ve kabile dillerinin basında ve kitle iletişim araçlarında kullanılmasına, ayrıca okullarda edebiyatlarının öğretilmesine izin verir. 19. madde ise etnik köken ve dil ayrımı yapılmaksızın eşitliği öngörür.
Ancak bu genel hükümler, İran Türklerinin anadillerinde eğitim görmesi, Türkçenin eğitim sisteminde kurumsal bir yer edinmesi veya topluluk olarak siyasi özerklik kazanması taleplerini karşılamıyordu.
Burada temel bir ayrım ortaya çıkıyordu: Bireysel eşitlik ilkesinin anayasada yer alması ile bir topluluğun dilsel ve kültürel haklarının etkin biçimde güvence altına alınması aynı şey değildi.
İran Türklerinin karşı karşıya kaldığı sorun, yalnızca anayasa metninde adlarının geçmemesi değildi. Daha temel sorun, devletin ulusal kimliği nasıl tanımladığı ve farklı toplulukların kendi kimliklerini hangi ölçüde özgürce yaşatabildiğiydi.
Bir toplumun ülkenin siyasi tarihinde önemli bir yer tutması, o toplumun dilinin ve kültürünün devlet tarafından eşit biçimde tanınacağını garanti etmiyordu.
4. Tebriz’de yükselen itiraz ve Azerbaycan hareketinin bastırılması
Anayasa tartışmaları, İran Türkleri açısından siyasi bir kırılma yarattı.
Bu dönemde Ayetullah Muhammed Kazım Şeriatmedari önemli bir figür olarak öne çıktı. Azerbaycan kökenli olan Şeriatmedari, geniş bir dinî takipçi kitlesine sahipti ve velayet-i fakih anlayışına karşı çıkıyordu.
Onun itirazları yalnızca dinî bir tartışmadan ibaret değildi. Şeriatmedari, din adamlarının devlet iktidarı üzerindeki üstünlüğüne karşı çıkarken yeni rejimin siyasi yapısına ilişkin daha geniş bir muhalefetin de simgelerinden biri hâline geldi.
Şeriatmedari çevresindeki hareket ile bağlantılı olan Müslüman Halkın Cumhuriyetçi Partisi, yeni anayasanın dinî vesayet anlayışına karşı çıkan siyasi odaklardan biriydi.
Anayasa referandumu öncesinde ve sonrasında Azerbaycan’da, özellikle Tebriz’de, yeni rejime yönelik ciddi bir muhalefet gelişti. Anayasanın halkın iradesini dinî liderliğin altında bıraktığı düşüncesi, bu muhalefetin temel gerekçelerinden biriydi.
Burada bir noktayı özellikle vurgulamak gerekir: Bu hareketi yalnızca etnik bir ayaklanma olarak tanımlamak eksik kalır. Mücadelenin içinde anayasal düzen, dinî otorite, siyasi özgürlükler ve Azerbaycan’ın kültürel haklarıyla ilgili farklı talepler bulunuyordu.
Ancak merkezî yönetim bu itirazları yeni rejimin otoritesine yönelik bir tehdit olarak değerlendirdi.
1979’un sonlarında başlayan gerilim, 1980’in başlarında sert bir müdahaleyle sonuçlandı. Tebriz’deki hareket bastırıldı, parti faaliyetleri sona erdirildi ve Şeriatmedari’nin siyasi etkisi zaman içinde ortadan kaldırıldı.
Böylece İran’ın yeni siyasi düzenine yönelik en önemli Azerbaycan merkezli muhalefet odaklarından biri etkisizleştirildi.
Bu gelişme, İran Türkleri açısından önemli bir mesaj taşıyordu: Şah’ın devrilmiş olması, yeni devletin etnik ve kültürel talepleri kabul edeceği anlamına gelmiyordu. Dinî liderliğe ve merkezî iktidara karşı geliştirilen siyasi itirazlar, rejimin güvenliğine yönelik bir tehdit olarak görüldüğünde baskıyla karşılaşabiliyordu.
Üstelik Azerbaycan’daki gelişmeler, İran’ın diğer bölgelerinde yaşanan çatışmalardan bağımsız değildi. Kürtler, Türkmenler, Beluçlar ve Araplar arasında da farklı ölçülerde özerklik, yerel yönetim ve siyasi hak talepleri bulunuyordu. Yeni rejim, bu taleplerin bir bölümüne askerî ve güvenlik müdahaleleriyle karşılık verdi.
Ancak Azerbaycan’daki hareketin kendine özgü dinî ve siyasi dinamikleri vardı. Şii dinî geleneği içerisinde geniş bir otoriteye sahip olan Şeriatmedari’nin muhalefeti, merkezî iktidara karşı farklı bir dinî meşruiyet iddiasını da temsil ediyordu.
Bu nedenle Tebriz’de yaşananları yalnızca etnik kimlik ile merkezî devlet arasındaki bir çatışma olarak değil, yeni İran’ın nasıl bir devlet olacağına ilişkin mücadelenin parçası olarak görmek gerekir.
5. İdamlar başladı: Devrim kendi çocuklarını da yuttu
1979 Devrimi’nin ardından yaşanan en karanlık gelişmelerden biri, yargısız veya ciddi adil yargılanma güvencelerinden yoksun yargılamalar ve idamlar oldu.
Şah rejiminin yıkılmasının hemen ardından, eski rejimin bazı üst düzey görevlileri ve güvenlik teşkilatı mensupları devrimci mahkemelerde yargılandı. Bazıları ölüm cezasına çarptırıldı ve infazlar gerçekleştirildi.
Bu süreçte Humeyni’nin destekçileri, eski rejimin temsilcilerini devrimin düşmanları olarak görüyor ve hızlı bir hesaplaşmayı savunuyordu.
Fakat şiddet yalnızca eski rejimin görevlileriyle sınırlı kalmadı.
Yeni devletin siyasi yapısı sertleştikçe, farklı siyasi hareketler ve topluluklar da baskının hedefi hâline geldi. Devrimci mahkemeler, adil yargılanma güvencelerinin ciddi biçimde zedelendiği bir ortamda ölüm cezaları vermeye başladı.
Zamanla hedef alınan kesimlerin kapsamı genişledi. Liberaller, solcular, komünistler, rejim karşıtı dinî çevreler ve başka muhalif gruplar giderek daha ağır baskılarla karşılaştı.
1981’den itibaren siyasi çatışmaların şiddetlenmesiyle birlikte idamlar ve kitlesel infazlar daha geniş bir boyuta ulaştı. Özellikle 1981-1982 döneminde binlerce siyasi muhalifin idam edildiği bildirildi.
Böylece devrim, başlangıçtaki geniş özgürlük beklentilerinden uzaklaşarak siyasi muhalefetin giderek daraltıldığı bir düzene dönüştü.
Bu gelişmelerin İran Türkleri açısından da sonuçları oldu. Tebriz’deki muhalefetin bastırılması ve Şeriatmedari’nin siyasi etkisinin ortadan kaldırılması, Azerbaycan merkezli alternatif bir siyasi odağın gücünü kırdı. Yeni rejimin temel kurumları üzerinde söz sahibi olmak isteyen farklı hareketlerin alanı daraldı.
Bununla birlikte, İran’daki bütün idamları veya baskı uygulamalarını tek bir etnik topluluğa yönelik politikayla açıklamak doğru değildir. Baskının hedefleri arasında farklı etnik topluluklardan insanlar olduğu gibi, Farslar da dâhil olmak üzere İran’ın çeşitli toplumsal kesimlerinden siyasi muhalifler bulunuyordu.
Ancak bu durum, İran Türklerinin dil ve kültür alanındaki taleplerinin karşılanmaması veya Azerbaycan’daki siyasi muhalefetin bastırılması gerçeğini ortadan kaldırmaz.
Burada ortaya çıkan temel çelişki şuydu: Şah rejimine karşı özgürlük adına birleşen güçler, yeni rejimin kurulmasıyla birlikte aynı özgürlükleri savunabilecek ortak bir siyasi zemin oluşturamadılar.
İktidarını sağlamlaştıran dinî liderlik ise bu parçalanmışlıktan yararlanarak siyasi alanı giderek kendi kontrolü altına aldı.
6. Peki İran Devrimi gerçekten çalındı mı?
Bu soruya verilecek cevap, devrimin hangi aşamasına ve hangi toplumsal kesimin beklentilerine baktığımıza bağlıdır.
Şah rejiminin devrilmesi, geniş bir toplumsal hareketin sonucuydu. Bu harekete katılan herkes Humeyni’nin teokratik devlet anlayışını benimsemiyordu. Devrimden sonra ortaya çıkan rejim de başlangıçta yan yana duran bütün siyasi hareketlerin eşit katılımıyla kurulmadı.
Bu anlamda, devrimin özgürlükçü, demokratik ve çoğulcu beklentilerinin önemli bir bölümü karşılanmadı. Devrime katılan çok sayıda insan, savundukları siyasi hedeflerin yeni devlet tarafından dışlandığını gördü.
Ancak “devrim çalındı” ifadesi, yaşananların tamamını açıklamaya yetmez.
Çünkü Humeyni’nin yükselişi yalnızca bir iktidar gaspı değildi. Aynı zamanda geniş bir toplumsal desteğe, örgütlü bir dinî ağa, güçlü bir siyasi liderliğe ve rakiplerinin stratejik hatalarına dayanan bir iktidar mücadelesiydi.
Solun bir bölümü, anti-emperyalizmi demokratik özgürlüklerin önüne koydu. Liberal ve milliyetçi güçler, dinî liderliğin devlet üzerindeki hâkimiyetini sınırlayacak etkili bir siyasi denge kuramadı. Farklı toplulukların talepleri ortak bir demokratik program içinde yeterince birleştirilemedi.
Bu nedenle İran’da yaşananları yalnızca devrimin çalınması olarak değil, aynı zamanda devrimci ittifakın parçalanması ve iktidarın giderek tek bir siyasi merkezde toplanması olarak değerlendirmek gerekir.
İran Türkleri açısından ise bu süreç, başka bir gerçeği de ortaya çıkardı: Bir devrime katılmak ve eski rejimin yıkılmasına katkıda bulunmak, yeni devletin kuruluşunda eşit söz sahibi olmayı garanti etmiyordu.
Şah rejiminin sona ermesi, Türkçenin eğitim sisteminde eşit bir konuma kavuşması, kültürel hakların güvence altına alınması veya etnik kimliğin anayasal düzeyde açıkça tanınması anlamına gelmedi.
Tebriz’deki muhalefetin bastırılması da bu beklentilerin yeni rejim altında kendiliğinden gerçekleşmeyeceğini gösterdi.
Sonuç: Bir devrimin ardından kaybedilen neydi?
1979 İran Devrimi’nin en önemli tarihsel derslerinden biri, ortak bir düşmana karşı birleşmenin, ortak bir gelecek kurmak için yeterli olmadığıdır.
Şah rejimine karşı mücadele eden güçler, rejimin yıkılması konusunda birleşmiş olsalar da devrimden sonra nasıl bir devlet kurulacağı konusunda uzlaşamadılar. Humeyni’nin liderliğindeki hareket, bu boşluğu doldurarak dinî otoriteyi devlet iktidarının merkezine yerleştirdi.
Solun önemli bir bölümü bu dönüşümü zamanında kavrayamadı. Demokratik ve liberal güçler etkili bir denge kuramadı. Farklı toplulukların hak talepleri ise yeni rejimin merkezî iktidar anlayışı karşısında geri plana itildi.
İran Türkleri bu tablonun önemli bir parçasıydı. Ülkenin siyasi tarihinde derin izler bırakmış, Şah karşıtı harekete katılmış ve devrimin gerçekleşmesinde rol oynamış bir topluluk olmalarına rağmen, yeni devletin kuruluşunda dil ve kültür haklarını güvence altına alacak bir düzen elde edemediler.
Tebriz’deki muhalefetin bastırılması, Şeriatmedari’nin siyasi etkisinin ortadan kaldırılması ve siyasi baskıların yaygınlaşması, devrim sonrasında ortaya çıkan bu yeni düzenin temel özelliklerini gözler önüne serdi.
Bu nedenle İran Devrimi’ni anlamak için yalnızca Humeyni’nin nasıl iktidara geldiğini değil, ona karşı çıkabilecek güçlerin neden etkisiz kaldığını da sorgulamak gerekir.
Çünkü mesele yalnızca bir devrimin kimin eline geçtiği değildir. Asıl mesele, devrimin ardından devletin kim adına, hangi ilkelerle ve kimin haklarını korumak için kurulduğudur.
1979’da İran’da bir rejim devrildi. Fakat rejimin devrilmesiyle özgürlüğün kendiliğinden geleceği düşüncesi kısa sürede çöktü. Devrimin ardından kurulan sistem, kendi siyasi sınırlarını çizdi; bu sınırların dışında kalanlar ise baskı, dışlanma ve tasfiyeyle karşı karşıya kaldı.
İran Türklerinin hikâyesi de bu tarihsel çelişkinin önemli bir parçasıdır: Bir devrimin parçası olmak, onun kurduğu devletin eşit bir ortağı olmakla aynı şey değildi.
Yazar
Efsane Afşar Sayınqala
TEREF












Teref.az © 2015
TEREF - XOCANIN BLOQU günün siyasi və sosial hadisələrinə münasibət bildirən bir şəxsi BLOQDUR. Heç bir MEDİA statusuna və jurnalist hüquqlarına iddialı olmayan ictimai fəal olaraq hadisələrə şəxsi münasibətimizi bildirərərkən, sosial media məlumatlarındanda istifadə edirik! Nurəddin Xoca
Məlumat internet səhifələrində istifadə edildikdə müvafiq keçidin qoyulması mütləqdir.
E-mail: [email protected]