DERNEKLERDEN TARİKATLARA VE CEMAATLEŞMELERE GİDEN YOL

Bu gün, 09:04           
DERNEKLERDEN TARİKATLARA VE CEMAATLEŞMELERE GİDEN YOL
Devlet için büyüyen tehlike
Bir toplumda insanların ortak amaçlar etrafında bir araya gelmesi, dayanışma göstermesi, kültürel faaliyetlerde bulunması ve inançlarını özgürce yaşaması son derece doğal bir haktır. Dernekler, vakıflar ve sivil toplum kuruluşları, demokratik hayatın önemli unsurlarıdır. Ancak burada üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir mesele vardır: Sivil toplum adına başlayan örgütlenmeler, hangi noktada toplumsal dayanışmanın ötesine geçerek kapalı bir güç odağına dönüşür?
Asıl tartışmamız gereken konu budur.
Çünkü bir derneğin kapısından giren her insanı, bir vakıfta gönüllü çalışan her vatandaşı veya inancını bir topluluk içinde yaşayan herkesi aynı kefeye koymak ne adildir ne de doğrudur. Fakat bazı yapıların zaman içerisinde kuruluş amaçlarından uzaklaşması, üyeleri üzerinde sorgulanamaz bir otorite kurması, ekonomik ve siyasi ilişkiler geliştirmesi ve kamusal kurumlarda ayrıcalık arayışına girmesi de görmezden gelinemez.
Tehlike, örgütlenmekte değil; örgütlü gücün denetimden çıkmasındadır.
Bir dernek nasıl güç odağına dönüşür?
Her şey çoğu zaman masum ve meşru bir amaçla başlar. İnsanlara yardım etmek, öğrencilere destek olmak, kültürel değerleri yaşatmak, dini bilgileri paylaşmak veya toplumsal dayanışmayı geliştirmek…
Bu amaçlarla kurulan bir dernek, zamanla çevresinde güven ilişkileri oluşturur. İnsanlar birbirini tanır, yardımlaşır, ortak hareket etmeyi öğrenir. Buraya kadar herhangi bir sorun yoktur.
Ancak bazı örgütlenmelerde zamanla farklı bir süreç başlayabilir. Kurumun başındaki kişi yalnızca bir yönetici olmaktan çıkar; üyelerin hayatına yön veren, düşüncelerini belirleyen ve sorgulanması hoş karşılanmayan bir otoriteye dönüşür. Kurumsal bağlılığın yerini kişiye bağlılık, ortak amacın yerini koşulsuz itaat, dayanışmanın yerini ise kapalı bir aidiyet anlayışı alabilir.
Böylece dernek, yalnızca bir dernek olmaktan çıkar; mensuplarının sosyal ilişkilerini, ekonomik tercihlerini, siyasi tutumlarını ve hatta devlet kurumlarıyla ilişkilerini etkileyen bir yapıya dönüşebilir.
Bu dönüşüm her dernekte yaşanmaz. Fakat yaşandığında, üzerinde dikkatle durulması gereken ciddi bir toplumsal ve yönetsel mesele ortaya çıkar.
Cemaatleşme: Dayanışmadan kapalı sadakat ağına
İnsanların dini inançları etrafında bir araya gelmesi, tek başına bir tehdit değildir. İnanç özgürlüğü, demokratik toplumun temel haklarından biridir. Asıl sorun, dini veya manevi otoritenin insanların iradelerini baskı altına almak, eleştiriyi susturmak ya da kurumsal ayrıcalık elde etmek için kullanılmasıdır.
Cemaatleşme, bazı durumlarda kişiye güven duygusu, dayanışma ve aidiyet sağlayabilir. Ancak bu aidiyet sorgulanamaz hâle geldiğinde, bireyin kendi aklıyla karar verme hakkı zayıflayabilir.
Kişi, yanlış olduğunu düşündüğü bir uygulamaya itiraz edemez hâle geliyorsa; liderin sözü hukukun, vicdanın ve ortak aklın üzerinde tutuluyorsa; eleştiri ihanet, ayrılmak ise düşmanlık olarak görülüyorsa burada artık sıradan bir dayanışma ilişkisinden söz etmek güçleşir.
Daha da önemlisi, bu kapalı bağlılık anlayışı kamusal alana taşındığında ortaya yeni sorular çıkar.
Bir kamu görevlisi karar verirken hukuku mu esas alacaktır, yoksa mensubu olduğu grubun beklentilerini mi? Bir yönetici işe alım yaparken liyakate mi bakacaktır, yoksa kendi çevresinden gelen kişilere mi öncelik verecektir? Bir kamu kaynağı dağıtılırken toplumun ortak yararı mı gözetilecektir, yoksa belirli bir grubun çıkarı mı?
İşte meselenin devlet yönetimini ilgilendiren boyutu burada başlar.
Devletin karşısındaki asıl risk: Liyakatin yerini aidiyetin alması
Devlet, hiçbir kişinin, ailenin, siyasi çevrenin, dini grubun veya kapalı örgütlenmenin özel mülkü değildir. Devletin kurumları bütün vatandaşlara eşit mesafede durmak zorundadır.
Bir ülkede kamu görevlerine girişte liyakat yerine grup aidiyeti belirleyici hâle gelirse, kamu kaynakları belirli çevrelerin etkisi altına girerse ve karar mekanizmaları şeffaflığını kaybederse bunun bedelini yalnızca o kurum değil, bütün toplum öder.
Çünkü devlet kurumları kişisel sadakat ilişkileriyle değil, hukukla ve kurumsal sorumlulukla ayakta kalır.
Kamu görevlisinin öncelikli bağlılığı herhangi bir cemaatin, tarikatın, derneğin veya siyasi grubun yöneticisine değil; Anayasa’ya, hukuka ve kamu yararınadır.
Bu ilke yalnızca dini yapılar için değil, siyasi partilerden ekonomik çıkar gruplarına, şirket ağlarından her türlü kapalı örgütlenmeye kadar herkes için geçerli olmalıdır.
Bir yapının kendisini hangi isimle tanımladığı değil, nasıl faaliyet gösterdiği önemlidir. Dernek, vakıf, cemaat veya başka bir oluşum… Hiçbir adlandırma, hukukun üstünde bir alan yaratamaz.
Şeffaf olmayan para, denetlenmeyen güç
Bir başka önemli mesele de ekonomik kaynaklardır.
Bağışların, yardımların, bursların ve vakıf gelirlerinin hangi yöntemlerle toplandığı; nerelere harcandığı; yöneticilerin bu kaynakları nasıl kullandığı açık ve denetlenebilir olmalıdır.
Yardımlaşma amacıyla toplanan paraların kişisel çıkarlar için kullanılması, bağışçıların yanıltılması veya kamu kaynaklarının belirli gruplara haksız avantaj sağlayacak biçimde aktarılması, yalnızca ahlaki bir sorun değil, koşullarına göre hukuki bir sorundur.
Şeffaflık, samimiyetin düşmanı değildir. Tam tersine, gerçekten topluma hizmet eden kuruluşların güvenilirliğini güçlendirir.
Elbette her derneği veya vakfı şüpheli görmek doğru değildir. Ancak hiçbir kuruluşun iyi niyet iddiası, hesap verme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Denetim, inanca karşı olmak değildir. Denetim, kamu yararını ve vatandaşın hakkını korumaktır.
Laik devlet ve inanç özgürlüğü arasındaki denge
Bu meselede laiklik de doğru anlaşılmalıdır.
Laiklik, insanların inançlarını yaşamalarına engel olmak veya dini toplulukları toptan dışlamak değildir. Laik devlet, inanç özgürlüğünü korurken kamu gücünün herhangi bir dini grubun kontrolüne girmesini de önlemekle yükümlüdür.
Devlet, vatandaşın inancına müdahale etmemeli; fakat hiçbir inanç grubunun da devlet kurumları üzerinde ayrıcalıklı bir otorite kurmasına izin vermemelidir.
Aynı şekilde, bir insanın dini bir topluluğa mensup olması onun kamu görevini taraflı yapacağının kanıtı sayılamaz. Değerlendirme, kişinin inancına veya aidiyetine göre değil, somut davranışlarına, görevini nasıl yerine getirdiğine ve hukuka uyup uymadığına göre yapılmalıdır.
Çünkü hukuk devleti, insanları inançlarından dolayı cezalandıran değil; herkesi aynı hukuk kuralları karşısında eşit kabul eden devlettir.
Çözüm yasaklamak değil, hukuku herkese eşit uygulamaktır
Bu sorunun çözümü, bütün dernekleri, vakıfları veya dini toplulukları şüpheli ilan etmek değildir. Böyle bir yaklaşım, özgürlükleri zedeler ve gerçek sorunların anlaşılmasını güçleştirir.
İhtiyaç duyulan şey; güçlü, tarafsız ve bağımsız denetim mekanizmalarıdır.
Dernek ve vakıfların mali işleyişi şeffaf olmalı, kamu kaynaklarının kullanımı denetlenmeli, kamuya personel alımında liyakat esas alınmalı, çıkar çatışmaları önlenmeli ve hukuka aykırı uygulamalar iddialara değil, somut delillere dayanılarak araştırılmalıdır.
Kamu görevlileri, herhangi bir grubun değil, toplumun tamamının hizmetinde olduklarını bilmelidir. Eğitim kurumları da gençlere yalnızca bilgi aktarmakla yetinmemeli; özgür düşünmeyi, sorgulamayı, eleştirel aklı ve demokratik sorumluluğu geliştirmelidir.
Bütün bunlar yapılırken örgütlenme ve inanç özgürlüğü de korunmalıdır. Çünkü özgürlük ile denetim birbirinin düşmanı değildir. Hukuka uygun, şeffaf ve hesap verebilir bir sivil toplum, demokratik devletin rakibi değil, destekçisidir.
Son söz: Devletin gücü, bağlılık ağlarından değil hukuktan gelir
Bugün üzerinde düşünmemiz gereken mesele, insanların neden bir araya geldiğinden çok, bu birlikteliklerin hangi ilkelerle yönetildiğidir.
Bir dernek topluma hizmet edebilir. Bir vakıf öğrencilerin eğitimine katkı sağlayabilir. Bir dini topluluk insanlara manevi destek sunabilir. Bunların hepsi demokratik toplum içinde meşru faaliyetlerdir.
Fakat herhangi bir yapı, kendi kurallarını hukukun üzerine koymaya, üyelerinin iradesini baskı altına almaya, kamu kurumlarında ayrıcalık elde etmeye veya devletin karar mekanizmalarını kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye kalkışırsa artık mesele yalnızca o yapının iç meselesi olmaktan çıkar.
Bu, doğrudan kamu yararını, eşit yurttaşlığı ve hukuk devletini ilgilendiren bir mesele hâline gelir.
Devletin gücü, çevresinde toplanan kapalı sadakat ağlarının büyüklüğüyle ölçülmez. Devletin gerçek gücü; kurumlarının bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü, liyakat ilkesi ve vatandaşlarına eşit davranabilme kapasitesidir.
Unutulmamalıdır ki bir ülkede hiç kimse inancından dolayı suçlu sayılamaz; fakat hiç kimse inancını, örgütsel bağlılığını veya toplumsal nüfuzunu hukukun üzerinde bir ayrıcalığa dönüştüremez.
Asıl mesele budur.
Ve devletin geleceği açısından sorulması gereken soru şudur:
Biz, vatandaşlarının özgür iradesine dayanan güçlü bir hukuk devleti mi istiyoruz, yoksa zamanla kendi kurallarını devletin kuralları hâline getirmeye çalışan kapalı sadakat ağlarının etkili olduğu bir düzen mi?
Bu sorunun cevabı, yalnızca yöneticilerin değil, toplumun tamamının ortak sorumluluğudur.
Yazar
Efsane Afşar Sayınqala
TEREF












Teref.az © 2015
TEREF - XOCANIN BLOQU günün siyasi və sosial hadisələrinə münasibət bildirən bir şəxsi BLOQDUR. Heç bir MEDİA statusuna və jurnalist hüquqlarına iddialı olmayan ictimai fəal olaraq hadisələrə şəxsi münasibətimizi bildirərərkən, sosial media məlumatlarındanda istifadə edirik! Nurəddin Xoca
Məlumat internet səhifələrində istifadə edildikdə müvafiq keçidin qoyulması mütləqdir.
E-mail: [email protected]