BABÜLMENDEP’TE ÇÖKEN YALNIZCA BİR CEPHE DEĞİL

13-09-2026, 00:09           
BABÜLMENDEP’TE ÇÖKEN YALNIZCA BİR CEPHE DEĞİL
Yemen’i ve Yemenlileri az çok tanıyan, bu ülkenin tarihi hakkında biraz olsun bilgi sahibi olan herkes aynı gerçeği bilir:
Yemenliler kolay teslim alınacak insanlar değildir.
Bu gerçeği bilen biri olarak
Suudi Arabistan’ın ilk saldırıları başladığında bu savaşı kazanamayacağını yazmış ve söylemiştim.
Çünkü Yemen halkı ve onun içinden çıkan Husiler, sanıldığı gibi birkaç hava saldırısıyla, birkaç top ve roket atışıyla dağılıp kaçacak, savaşmaktan vazgeçecek insanlar değildi.
Bunun arkasında elbette bir tarih vardır.
Bu insanların yaşadığı coğrafyanın, yoksulluğun, aşiret yapısının, inançların, dış müdahalelerin ve kuşaktan kuşağa aktarılan savaş tecrübesinin yarattığı bir toplumsal gerçeklik vardır.
Fakat bunlar bu yazının konusu değil.
Bu yazının konusu, Yemen hakkındaki bütün bu gerçekleri görmezden gelerek savaşa giren Suudi Arabistan’ın bugün düştüğü durum ve bu savaşın arkasındaki daha büyük bölgesel hesaptır.
Suudi Arabistan Yemen’e kendi sınırlarını korumak için saldırmadı.
Riyad yönetimi, Ortadoğu’yu Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in çıkarları doğrultusunda yeniden biçimlendirmeye çalışan cephenin en önemli dayanaklarından biridir.
Yemen’e müdahale de bu bölgesel projenin parçasıydı.
Amaç yalnızca Husileri yenmek değildi. İran’ın bölgedeki etkisini kırmak, Kızıldeniz’i ve Babülmendep’i denetim altında tutmak, İsrail’in güneyindeki deniz yolunu güvenceye almak ve Washington’ın Ortadoğu’daki düzenine karşı çıkabilecek güçleri etkisizleştirmekti.
Suudi Arabistan bu görevi üstlenirken Amerikan uçaklarına, füzelerine, zırhlı araçlarına ve istihbaratına güvendi.
Dünyanın en büyük silah alıcılarından biri, dünyanın en yoksul ülkelerinden birini kısa sürede teslim alabileceğini sandı.
Fakat parayla silah satın almayı, savaşma iradesi satın almakla karıştırdı.
Bugün ortaya çıkan tablo ortadadır.
Husiler, Suudi Arabistan destekli paramiliter güçleri gerileterek Kızıldeniz kıyısında ilerledi. Muha’yı, Dubab’ı ve Babülmendep Boğazı’ndaki stratejik Perim Adası’nı ele geçirdi. Suudi destekli birliklerin geride bıraktığı silahlar ve zırhlı araçlar da Husilerin eline geçti.
Bir tarafta milyarlarca dolarlık silahlarla donatılmış birlikler vardı.
Diğer tarafta büyük ölçüde yürüyerek ilerleyen, yaşadığı coğrafyanın içinden çıkmış savaşçılar…
Sonucu yalnızca silahların niteliği değil, o silahları taşıyan insanların ne uğruna savaştığı belirledi.
Elbette buradan Husilerin bütün siyasal çizgisini benimsemek veya onları Yemen halkının tamamıyla özdeş görmek gibi bir sonuç çıkarılamaz.
Husiler, Yemen’de belirli bir toplumsal tabana dayanan; fakat kendi iktidar hesapları, bölgesel ilişkileri ve İran’la kurdukları ittifak bulunan siyasal ve askerî bir harekettir.
Yemen halkının dış saldırılara karşı direnme hakkını savunmakla Husilerin her siyasetini desteklemek aynı şey değildir.
Bir sosyalist açısından asıl mesele, taraflardan birinin bayrağını eline almak değil; savaşın arkasındaki çıkarları ve bölgesel düzeni görmektir.
Bugün Babülmendep’te çöken yalnızca Suudi destekli bir askerî cephe değildir.
Amerika ve İsrail’in Ortadoğu’yu kendi ihtiyaçlarına göre düzenleme planının önemli bir halkası çökmektedir.
Babülmendep sıradan bir boğaz değildir. Kızıldeniz’i Aden Körfezi’ne bağlayan, petrol tankerlerinin ve ticaret gemilerinin geçtiği dünya ölçeğinde stratejik bir geçittir. İsrail’in Kızıldeniz’e açılan kapısı olan Eilat Limanı bakımından da hayati önemdedir.
Bu nedenle Husilerin Babülmendep çevresinde denetim kurması, yalnızca Suudi Arabistan’ı değil, İsrail’i ve Amerika’yı da sıkıştırmaktadır.
Bin Selman’ın Trump’ı birkaç saat içinde iki kez aramasının nedeni budur.
İlk görüşmede durumun kötüleştiğini anlatmış, ikinci görüşmede ise doğrudan Husilere yönelik Amerikan saldırısı talep etmiştir.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
Suudi Arabistan kendi açtığı savaşta sıkışınca Amerika’dan yalnızca kendi hanedanını kurtarmasını istemiyor. Washington ve Tel Aviv adına üstlendiği bölgesel görevi sürdürebilmek için yardım istiyor.
Trump yönetimi ise şimdilik doğrudan saldırıyı reddediyor; istihbarat ve hedef belirleme desteğiyle yetinmek istiyor.
Amerika elbette Yemen halkını düşündüğü için geri durmuyor. Yeni bir cephenin maliyetini, İran’la savaşın genişleme ihtimalini, petrol fiyatlarını ve kendi iç siyasetinde doğuracağı sonuçları hesaplıyor.
Büyük devletler savaşa ahlaki ölçülerle girmez.
Çıkarları gerektirdiğinde girer, maliyet yükseldiğinde ise kendileri adına savaşacak başka ordular ararlar.
Şimdi Suudi Arabistan’ın önünde Türkiye ve Pakistan bulunmaktadır.
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, taraflardan birine yönelik saldırının diğerlerine de yapılmış sayılmasını öngörüyor.
Suudi Arabistan, kendi başlattığı Yemen savaşının sonuçlarını “ülkeme yapılan saldırı” diye sunarak bu anlaşmayı devreye sokmaya çalışabilir.
Türkiye ve Pakistan da bu gerekçeyle Suudi Arabistan’ın yardımına giderse, hiç kimse bunu yalnızca “kardeş ülkeye destek” veya “Suudi Arabistan’ın savunulması” diye açıklamaya kalkmasın.
Böyle bir müdahale, sonuçları itibarıyla Amerika ve İsrail’in bölgesel çıkarlarına verilen askerî desteğin uzantısı olacaktır.
Çünkü Suudi Arabistan’ın Yemen’de savunduğu yalnızca kendi sınırları değildir.
Babülmendep’in İsrail açısından güvenliği, Kızıldeniz’deki ticaret yollarının denetimi, İran’ın kuşatılması ve Amerika’nın Ortadoğu’daki düzeninin korunmasıdır.
Türkiye veya Pakistan askerinin Husilere karşı savaşa gönderilmesi, onların Suudi Arabistan üzerinden Amerika ve İsrail’in bölgesel cephesine eklenmesi anlamına gelir.
Bunu din kardeşliğiyle gizlemek mümkün değildir.
Mekke’nin adını kullanmak da bu gerçeği değiştirmez.
Anlaşmayı Türkiye’de yaşayan işçiler, emekçiler ve yoksullar yapmadı. Suudi hanedanıyla askerî ortaklık kurulurken onlara hiçbir şey sorulmadı.
Kararı devleti elinde tutanlar verir; bedeli ise yine anlaşmalarda imzası bulunmayanlar öder. Cepheye, saraylarda oturanların değil, geçimini sağlamak için askerliğe yönelen yoksulların çocukları gönderilir.
Fakat sorun yalnızca savaşın yükünü kimin çekeceği değildir.
Asıl sorun, Türkiye’nin hangi bölgesel düzenin parçası hâline getirildiğidir.
Filistin için nutuk atıp, İsrail’in Kızıldeniz’deki güvenliğini sağlayan cepheye askerî destek vermek açık bir çelişkidir.
Husilere karşı Suudi Arabistan’ın yanında savaşa girmek, hangi gerekçe ileri sürülürse sürülsün, İsrail’i Babülmendep’te rahatlatmak demektir.
Yemen’de bugün görülen, yalnızca Husilerin ilerleyişi veya Suudi Arabistan’ın yenilgisi değildir.
Görülen şudur:
Amerika ve İsrail’in çıkarları doğrultusunda kurulan bölgesel düzen, en yoksul ülkelerden birinin dağlarında dirençle karşılaşmıştır.
Dünyanın en pahalı silahları satın alınmış, paramiliter ordular kurulmuş, şehirler bombalanmış, halk açlığa mahkûm edilmiştir.
Fakat irade satın alınamamıştır.
Şimdi Suudi hanedanı, kendi üstlendiği görevin ve kendi uğradığı yenilginin bedelini Türkiye ile Pakistan’a taşıtmaya çalışabilir.
Bu durumda sorulması gereken soru açıktır:
Türkiye ve Pakistan, Suudi Arabistan’ı mı savunacaktır; yoksa Suudi Arabistan üzerinden Amerika ile İsrail’in Ortadoğu düzenine mi bekçilik edecektir?
Salim Diyap













Teref.az © 2015
TEREF - XOCANIN BLOQU günün siyasi və sosial hadisələrinə münasibət bildirən bir şəxsi BLOQDUR. Heç bir MEDİA statusuna və jurnalist hüquqlarına iddialı olmayan ictimai fəal olaraq hadisələrə şəxsi münasibətimizi bildirərərkən, sosial media məlumatlarındanda istifadə edirik! Nurəddin Xoca
Məlumat internet səhifələrində istifadə edildikdə müvafiq keçidin qoyulması mütləqdir.
E-mail: [email protected]