TANRILAR DEĞİŞTİ, PEYGAMBERLER DEĞİŞTİ, MASALLAR AYNI KALDI!
Bu gün, 11:04

Dinler tarihine biraz olsun göz atan herkesin karşısına rahatsız edici bir gerçek çıkar: İnsanlık binlerce yıldır benzer hikâyeleri, farklı tanrıların ve peygamberlerin isimleri altında yeniden anlatıyor.
Sümerlerden Babillere, Mısırlılardan Yahudilere, Hristiyanlardan Müslümanlara kadar uzanan bu tarihsel yolculukta yaratılış, tufan, cennet, cehennem, kutsal yasaklar, ilahi cezalar ve ölümden sonraki yaşam gibi anlatılar tekrar tekrar karşımıza çıkıyor.
İsimler değişiyor, coğrafyalar değişiyor, kahramanlar değişiyor. Ama hikâyelerin temelinde şaşırtıcı benzerlikler kalıyor.
Buna dikkat çektiğinizde hemen aynı savunma başlıyor:
"Muhammed okuma yazma bilmiyordu! 1800'lü yıllarda keşfedilen Sümer tabletlerini nereden okuyacaktı? Zaten 124 bin peygamber gönderilmişti. Aynı şeylerin anlatılması gayet normal!"
İşte burada tarihsel bilgi eksikliği, inancın dokunulmazlığına sığınıyor.
Çünkü kimse Muhammed'in Sümer tabletlerini okuduğunu iddia etmek zorunda değil!
Sümerlerin anlattıkları, tabletleriyle birlikte toprağın altına gömülüp insanlığın hafızasından silinmedi. Mitler, efsaneler, inançlar ve ritüeller yüzyıllar boyunca toplumdan topluma aktarıldı. Ticaret yollarıyla, göçlerle, savaşlarla, kültürel etkileşimlerle ve sözlü geleneklerle yaşamaya devam etti.
Bir toplumun tanrısı başka bir toplumun tanrısına, bir halkın efsanesi başka bir halkın kutsal anlatısına dönüştü.
Dün mitoloji denilen şeyin benzeri, bugün milyonlarca insan için tartışılmaz kutsal gerçek sayılıyor.
Peki, insanlık neden binlerce yıldır bu hikâyelere ihtiyaç duydu?
Çünkü insanın karşısında cevaplamakta zorlandığı üç büyük soru vardı:
Ölünce ne olacağım? Neden yaşıyorum? Bu dünyada cezasız kalan kötülüklerin hesabını kim soracak?
Ölüm korkusu, yaşamın anlamsız olabileceği düşüncesi ve adalet özlemi...
İşte dinî inançların en güçlü psikolojik dayanaklarından bazıları bunlardı.
İnsan ölümü kabullenmekte zorlandı; ona sonsuz yaşam vaat edildi.
İnsan adaletsizliğe isyan etti; ona öteki dünyada hesaplaşma sözü verildi.
İnsan hayatın anlamını aradı; ona doğmadan önce bile belirlenmiş bir kader anlatıldı.
Ve tarih boyunca bazı insanlar bu ihtiyaçları son derece iyi kullandı.
Kimi kendisini tanrının elçisi ilan etti. Kimi kutsal otoriteyi temsil ettiğini söyledi. Kimi şeyh, şıh, mele, mürşit veya tarikat lideri sıfatıyla insanların hayatları üzerinde güç kurdu.
Elbette her inananı veya her dinî önderi çıkarcı saymak doğru değil. Ancak dinin istismar edildiği sayısız örnekte aynı mekanizma işledi:
Önce insanlara korku aşılandı. Sonra kurtuluş vaat edildi. Ardından bu kurtuluşun anahtarı üzerinde otorite kuruldu.
İnsanların emeği, parası, bedeni, çocukları, özgürlüğü, hatta düşünme hakkı bile kimi zaman bu otoritenin hizmetine sokuldu.
En acısı da ne biliyor musunuz?
Bütün bunlar çoğu zaman insanların kendi iyilikleri ve ebedî kurtuluşları adına yapıldı!
Ama artık değişen bir şey var.
Bilgi, tarihte hiç olmadığı kadar geniş kitlelerin erişimine açık.
Bir zamanlar yalnızca din adamlarının yorumladığı metinleri bugün herkes karşılaştırabiliyor. Arkeolojik bulgular incelenebiliyor. Mitolojilerin tarihsel kökenleri araştırılabiliyor. Bilim, doğa olaylarını açıklamak için doğaüstü güçlere başvurmadan cevaplar üretebiliyor.
Ve en önemlisi, insanlar artık şu soruyu daha yüksek sesle sorabiliyor:
"Bana çocukluğumdan beri öğretilen şeyin doğru olduğunu nereden biliyorum?"
İşte dogmatik otoritenin en fazla rahatsız olduğu soru budur.
Çünkü sorgulanamayan inanç güçlü görünür; ama gücünü çoğu zaman sorgulanmamasından alır.
Bugün dünyada milyarlarca Müslüman ve Hristiyan bulunduğu söyleniyor. Ancak nüfus kayıtlarında bir dine mensup görünmek, o dinin bütün öğretilerine gerçekten inanmak anlamına gelmez.
İnsanların önemli bir bölümü dinini seçerek değil, doğduğu aileden ve coğrafyadan devralarak edinir.
Türkiye'de doğan çocuğun Müslüman, İtalya'da doğanın Katolik, Hindistan'da doğanın Hindu olma ihtimalinin yüksekliği, hangi dinin doğru olduğunu değil, inançların toplumsal olarak nasıl aktarıldığını gösterir.
Üstelik bazı toplumlarda din değiştirmek veya inançsızlığını açıklamak hâlâ ciddi sosyal, ailevi ve hukuki bedeller doğurabiliyor.
Bu nedenle resmî dinî aidiyet rakamlarıyla insanların gerçek inançlarını aynı şeymiş gibi sunmak yanıltıcıdır.
Ateizm, deizm, agnostisizm ve herhangi bir dine bağlı olmadan yaşama düşüncesi artık birçok toplumda daha görünür hâle geliyor. Bu değişimin her ülkede aynı hızda yaşandığını söylemek mümkün değil. Ama bir gerçek var:
İnsanlar, kendilerine miras bırakılan inançları sorgulama hakkını giderek daha açık biçimde kullanıyor.
Ve belki de dinî otoriteler açısından asıl tehlike ateistlerin çoğalması değil.
İnsanların korkmadan soru sormaya başlaması!
Çünkü soru soran insanı korkuyla yönetmek zordur.
Kanıt isteyen insanı mucize hikâyeleriyle ikna etmek zordur.
Kendi ahlakını aklıyla ve vicdanıyla temellendiren insana, iyi bir insan olmak için mutlaka cennet ödülüne veya cehennem tehdidine ihtiyaç duyduğunu anlatmak zordur.
Dinler yaşamaya devam edebilir. İnsanlar inanmaya da devam edebilir. Bu onların özgürlüğüdür.
Ama hiçbir inanç, yalnızca kutsal olduğunu iddia ettiği için eleştiriden muaf tutulamaz.
Binlerce yıllık bir hikâyenin eski olması, onun doğru olduğunu kanıtlamaz.
Milyarlarca insanın bir şeye inanması da onu gerçek yapmaz.
Ve bir iddianın sorgulanmasını günah ilan etmek, o iddiayı doğrulamaz.
İnanç kişisel bir haktır. Ama inancın doğruluğunu sorgulamak da aynı derecede temel bir haktır.
Artık mesele kimin daha yüksek sesle "İnan!" dediği değil, kimin ortaya koyduğu iddiayı akıl, mantık ve kanıtla savunabildiğidir.
Kutsal sayılan her anlatı sorgulanabilir. Hiçbir düşünce eleştiriden üstün değildir.
Ve sorgulamayı yasaklayarak ayakta kalmaya çalışan otoritelere söylenecek son söz şudur:
O devir kapanıyor.
Geçmiş olsun!
Banane

