BULGAR ASKERİNİN EŞEK ŞAKASI VE GÖÇÜMÜZ

23-09-2026, 10:34           
BULGAR ASKERİNİN EŞEK ŞAKASI VE GÖÇÜMÜZ
Ben, Bulgar topraklarında kalan Adaçalı köyünden daha altı aylık bir bebekken getirilmişim Çömlekakpınar’a.
Babam yoktu. Onun adı evimizde pek konuşulmazdı. Benim dünyamda anam, ağabeyim Adem ve akrabalarımız vardı. Köyümüzde Adaçalı’dan gelen çok insan bulunurdu. Edirne’ye yaklaşık yirmi kilometre uzaklıktaki Çömlekakpınar, çevrenin en büyük köylerinden biriydi.
O yıllarda hayatımız sade ama güzeldi.
Köyümüz iki yüksek mahalleden oluşurdu. Ortasında büyük bir meydan, meydanın tam ortasında ise kocaman bir köy çeşmesi vardı. Çeşmenin yalakları genişti. Hayvanlar burada sulanır, evlere buradan su taşınırdı. Çeşmeden akan sular köyün dışına doğru küçük bir dere oluşturur, Muratçalı tarafına akarken bahçelere de can verirdi.
Köy halkı çalışkandı. Demirciler, arabacılar ve çeşitli zanaatkârlar vardı. İşliklerin önünde durup saatlerce onları seyretmeyi severdim. Körük ateşi kızdırır, demir örsün üzerinde dövüldükçe kıvılcımlar dört bir yana saçılırdı.
Sonra taşlı, dar yoldan evimize dönerdim.
Yolumuz eski bir mezarlığın yanından geçerdi. Mezarlığın ortasında çok derin bir kuyu vardı. Zincirli çıkrığın ucundaki kovayla su çekilir, içme suyumuz eve taşınırdı. Suyu çok güzel ve serindi.
Evimiz ahırın hemen yanındaydı. Küçük pencereli, biraz karanlık bir yerdi. İçeride bir ocak bulunur, anam çalı çırpıyla ateşi yakardı. Ateşin ışığı yüzüne vururken pişen yemeğin kokusu bütün evi doldururdu.
Sofra kurulmadan yemek yemenin ayıp olduğunu bilirdim. Karnım acıksa da sabırla beklerdim.
İki ineğimiz, bir de mandamız vardı.
Bizim için onlar sadece hayvan değildi; evimizin geçimi, ekmeğimiz, hayatımızdı.
Adem ağabeyim gündüzleri onları otlatır, akşam eve getirirdi. Evin bütün işlerini de o yapardı. Benim için hem ağabey, hem de baba gibiydi.
Bana da hayvanları sulama görevi vermişti.
Sabah ve akşam onları çeşmeye götürürdüm.
Yedi yaşlarında ya vardım ya yoktum.
O zamana kadar dünyam küçüktü ama özgürdü.
Sonra birden her şey değişmeye başladı.
Köyden insanlar gizlice göç ediyor, bazıları gece yarısı evlerini bırakıp gidiyordu. Herkes korkuyordu.
Bir akşam Adem ağabeyim eve geldi.
“Bu sefer gitmeyeceğiz ana,” dedi. “Biz burayı terk etmeyeceğiz.”
Sonra bana döndü:
“Bak Hasip, birçok kişi gidiyor ama biz gitmeyeceğiz.”
Ben de çocuk aklımla:
“Tamam agam, ben büyüdüm artık. Korkmuyorum,” dedim.
Ama korku çoktan köyümüzün üzerine çökmüştü.
Edirne’nin Bulgarlara teslim edildiği haberi geldi. Köyümüzden orada şehit olan askerler olduğu söyleniyordu.
Camimizde ezan bile okunmaz olmuştu.
Evlerin bacalarından duman çıkmıyordu.
Kimse yemek pişirmiyordu.
Köyün o alıştığımız sesleri kesilmiş, yerini ağır bir sessizlik almıştı.
Nihayet Bulgar askerleri köyümüze de girdiler.
O gece sabaha kadar doğru dürüst uyuyamadık.
Anam dua ediyor, ağlıyor, bizi teselli etmeye çalışıyordu.
“Ah Mustafa Efendi...” diyordu zaman zaman. “Biz bu günleri görecek miydik?”
Sabah olduğunda ahırdan ineklerin sesleri geldi.
Onların dünyasında hiçbir şey değişmemişti.
Susamışlardı.
Her sabah olduğu gibi.
“Anacığım,” dedim, “ben hayvanları sulayıp geleyim. Hem aşağıda neler oluyor, bir bakarım.”
Adem ağabeyim hayvanları ahırdan çıkardı.
“Hasip,” dedi, “sakın oyalanma. Hayvanları sula ve hemen eve dön.”
“Tamam agam.”
Hayvanlar önde, ben arkalarında çeşmeye doğru inmeye başladık.
Susadıkları zaman öyle hızlı yürürlerdi ki arkalarından yetişmekte zorlanırdım.
Çeşmeye vardığımızda hayvanlar su içmeye başladı.
Ben ise yalaktaki suyun üzerinde hızla yürüyen küçük su böceklerini seyretmeye koyuldum.
Bir sağa gidiyorlar, bir sola dönüyorlardı.
Sanki bütün dünya onların oyunundan ibaretti.
Ben de onları seyrederken etrafımdaki her şeyi unutmuştum.
Tam o sırada çeşmenin suyunda bir hareket gördüm.
Başımı kaldırdım.
Bir ses duydum:
“Adın ne senin?”
İrkilerek döndüm.
Karşımda üç Bulgar askeri duruyordu.
Korkudan ne yapacağımı bilemedim.
“Hasip...” diyebildim.
İçlerinden biri diğerlerinden daha iri ve heybetliydi. Kalın kaşlarının altında mavi gözleri vardı. Yıllar geçmesine rağmen o yüzü hiç unutmadım.
Bana:
“Korkma!” dedi.
Sonra:
“İnekler senin mi?”
Cevap veremedim.
“Evin nerede?”
Parmağımla yukarıyı gösterdim.
“Yukarıda... Mezarlığın orada.”
Askerler kendi aralarında benim anlamadığım bir dilde konuşmaya başladılar.
İçlerinden küçük olanı sigara tabakasını çıkardı. Birer sigara yaktılar.
Sonra iri olan bana baktı.
“Çorbacı da içer,” dedi.
Ne demek istediğini tam anlamamıştım.
Sigara bana uzatılınca çocuk aklımla:
“İçerim,” dedim.
Sigara dudaklarıma değdi.
İlk anda tütün kokusu hoşuma bile gitmişti.
“Güzelmiş yav...” diye düşündüm.
Ama bir anda...
PAAAT!
Sigara elimde alev aldı.
Meğer içine barut koymuşlar.
Üç asker kahkahalarla gülmeye başladı.
Ben korkudan ne olduğunu bile anlayamadan koşmaya başladım.
Arkama baktığımda hâlâ gülüyorlardı.
Ayaklarını yere vura vura eğleniyorlardı.
Parmaklarım yanmıştı.
Ama o anda acıyı bile hissedemiyordum.
Tek düşündüğüm eve ulaşmaktı.
Hayvanlarımız benden önce eve dönmüşlerdi. Evimizin yolunu ezbere biliyorlardı. Ahırın kapısından içeri girmiş, yemliklerine yönelmişlerdi.
Anam beni görünce hemen yanıma koştu.
“Ne oldu sana yavrum?”
Ağlayarak anlattım:
“Çeşmenin orada Bulgar askerleri vardı ana... Bana sigara verdiler. İçine barut koymuşlar. Elim yandı... Çok acıyor!”
Anamın yüzü bir anda değişti.
“Evin yerini söyledin mi?”
Başımı öne eğdim.
“Evet...”
Anam:
“Eyvah!”
dedi.
Sonra Adem ağabeyime döndü.
“Adem! Mutlaka burayı terk etmeliyiz oğlum.”
Ağabeyim şaşkınlıkla:
“Nereye gideceğiz ana?” diye sordu.
Anam hiç tereddüt etmeden:
“Ahmet Bey köyüne.”
Ben ağlamayı unutmuştum.
“Ahmet Bey uzak mı ana?” diye sordum.
“Epey uzak yavrum. Yolluğumuzu hazırlayacağım. Bu akşamki kafileyle gideceğiz.”
O anda çocuk aklımla dünyamın yıkıldığını hissettim.
Sarı kedim...
Kara köpeğimiz...
İneklerimiz...
Mandamız...
Yatağım...
Yorganım...
İsli lambamız...
Ambardaki buğdaylarımız...
Yumurtalarını topladığım tavuklar...
Çevirdiğim çember...
Arkadaşlarım...
Hepsi gözümün önünden film şeridi gibi geçmeye başladı.
Bırakıp gidiyorduk.
Nereye gittiğimizi bilmiyordum.
Orada bizi neyin beklediğini bilmiyordum.
Anam bir yandan bohçaları hazırlıyor, bir yandan gözyaşlarını tülbentiyle siliyordu.
Sonra gökyüzüne bakıp fısıldadı:
“Ah Mustafa Efendi... Sana söz vermiştim. Yavrularımızı düşman eline bırakmayacağım. Sen şehadet şerbetini içtin, bu dünyadan göçüp gittin... Ama bizim çilemiz bitmedi. Yine göç ediyoruz...”
O akşam Çömlekakpınar’dan ayrıldık.
Ben yedi yaşındaydım.
Arkamda çocukluğumu, evimizi, hayvanlarımızı ve bildiğim bütün dünyayı bırakıyordum.
Önümüzde ise bilinmeyen bir yol vardı.
Böylece bizim göçümüz başladı.
Ve yıllar sonra bile o çeşmenin başındaki o günü hiç unutmadım.
Ne o üç askerin yüzünü...
Ne sigaranın elimde birden patlayışını...
Ne de anamın:
“Mutlaka burayı terk etmeliyiz oğlum...”
sözünü.
Çünkü bazı çocukluk hatıraları vardır...
Aradan yüz yıl geçse bile insanın yüreğinde yaşamaya devam eder.
Bu anlatılanlar, dedem Hasip Bos ’un 1912 yılında, Edirne’nin Bulgar işgali sırasında Çömlekakpınar köyünde yaşadığı gerçek bir olaydan aile içinde aktarılan hatıralardır.
İSMAİL YILDIRIM












Teref.az © 2015
TEREF - XOCANIN BLOQU günün siyasi və sosial hadisələrinə münasibət bildirən bir şəxsi BLOQDUR. Heç bir MEDİA statusuna və jurnalist hüquqlarına iddialı olmayan ictimai fəal olaraq hadisələrə şəxsi münasibətimizi bildirərərkən, sosial media məlumatlarındanda istifadə edirik! Nurəddin Xoca
Məlumat internet səhifələrində istifadə edildikdə müvafiq keçidin qoyulması mütləqdir.
E-mail: [email protected]