Böyle bir paylaşım gördüm; altında "anlayabilene ders çoktur" yazıyordu.

24-09-2026, 11:54           
Böyle bir paylaşım gördüm; altında "anlayabilene ders çoktur" yazıyordu.
"Tarih 7 Mayıs 1972'yi gösteriyordu.
CHP kurultayında İsmet Paşa kürsüye çıktı, kısa bir konuşma yaparak 'ya ben ya Ecevit' ifadelerini kullandı.
Yapılan oylamada delegelerin büyük bir çoğunluğu 'Ecevit' dedi.
Oylama sonunda İsmet Paşa, CHP'nin yeni genel başkanını tebrik etti ve salondan sessizce ayrıldı.
'Ben İsmet Paşa'yım, Cumhuriyetin ikinci adamıyım, Garp Cephesi kumandanıyım, bu koltuk benimdir' demedi.
Almak isteyene tarihte ders çoktur."
Sanırım bu paylaşımı anlamayan tek kişi benim; çünkü paylaşıma gelen beğeniler ve yorumlar herkesin anladığını gösteriyor. Peki ben ne anlıyorum? Anlatmaya çalışacağım.
İsmet İnönü 24 Eylül 1884 doğumludur. Olayın gerçekleştiği 7 Mayıs 1972 tarihinde 87 yaşındaydı (aynı yılın Eylül ayında 88 yaşına girecekti).
İsmet İnönü o kurultayda koltuğu kendi rızasıyla bırakmamıştır. Aksine, 87 yaşında olmasına rağmen koltuğunu son ana kadar korumak için mücadele etmiştir.
"Ya ben, ya Ecevit" sözü bir devir teslim hazırlığı değil, çok net bir meydan okuma ve güç gösterisiydi. İnönü, delegelerin kendi tarihi karizmasına ve ağırlığına boyun eğeceğini, böylece Ecevit'i tasfiye ederek koltuğunu yeniden sağlamlaştıracağını düşünerek bu resti çekmişti.
Kurultayda kendi desteklediği liste kaybedip Bülent Ecevit'in listesi kazanınca, İsmet Paşa istifa etmek zorunda kalmıştır. Yani ortada gönüllü bir bırakış değil, kaybedilmiş bir iktidar mücadelesi vardır.
87 yaşına (neredeyse 88'e) gelmiş bir liderin, partisindeki değişimi okuyup yerini 47 yaşındaki genç ve popüler bir isme zamanında ve kendi rızasıyla devretmek yerine sandıkta yenilene kadar savaşması, aslında siyasetteki "koltuk sevdası"nın çok net bir örneğidir.
O paylaşılan metin ise olayın yalnızca en sonundaki "yenilgiyi kabullenip sessizce gitme" kısmını alıp bunu yüceltiyor. İnsanlar bunu irdelemeden, sorgulamadan onaylıyor.
İsmet İnönü gitmek istemedi; rest çekti ve kaybedince gitmek zorunda kaldı.
Olgunlaşmış demokrasilerde sistem, kişilerden bağımsız olarak işler. Liderler birer "görevli"dir, mülk sahibi değil. Bizde ise makamlar adeta kişiselleştirilir.
Koltuğa oturma motivasyonu kamu hizmeti veya idealler yerine güç, statü, imtiyaz ve kişisel kariyer olunca, o koltuktan kalkmak bir "kayıp", hatta bir "yok oluş" gibi algılanır.
Makam sahipleri güçlendikçe çevrelerinde bir "yalaka / dalkavuk çemberi" oluşur. Gerçekler gizlenir, kişi kendini vazgeçilmez sanmaya başlar.
"İktidar yozlaştırır, mutlak iktidar mutlak yozlaştırır." — Lord Acton
Ben bu söze katılmıyorum, çünkü doğru bulmuyorum.
Güç düzgün bir insanı bozmaz; zaten bozuk, bencil ve karaktersiz olan kişileri ve niyetleri ortaya çıkarır, ya da onlara bunu yapma imkânı tanır.
Çoğunluk böyle düşününce insanlar "İktidar yozlaştırır, mutlak iktidar mutlak yozlaştırır" sözüne inanır. Oysa çoğunluk doğruyu belirlemez. Milyonlarca kişi aynı şeyi savünsa da o şey doğru olmaz; milyonlarca kişinin bir araya gelmesi tek bir akıllı insan etmez.
"Mutlak güç zehirler" sözü doğru değildir. Güzel bir atasözünün dediği gibi: eğer bir lider koltuğunu bırakmamak için direniyorsa, bilin ki altını kirletmiştir. O koltuğu temiz kullananlar, zamanı gelince bırakmasını bilirler; ancak kirletenler hem kendilerini hem de çevrelerini o koltuğa mahkûm ederler.
Karaktersizlik ve menfaatçilik bu koltuklarla birleştiğinde, ortaya bugün eleştirdiğimiz o yozlaşmış sistem çıkıyor.
Peki, mutlak güç gerçekten zehirliyorsa, tarihte makamını, gücünü veya iktidarını hiçbir zorlama ya da darbe olmaksızın kendi rızasıyla bırakan insanları nereye koyacağız?
Cincinnatus (MÖ 5. yüzyıl – Roma): Roma Cumhuriyeti'nin en büyük kriz döneminde, Senato tarafından tüm yetkiler verilerek mutlak bir diktatör olarak göreve çağrıldı. Devleti ve orduyu tehlikeden kurtarıp krizi yalnızca 16 günde çözdü. İstese Roma'nın tek hâkimi (kralı) olabilecek güce ve fırsata sahipken bu yetkileri elinin tersiyle itti, çiftliğine dönüp sabanıyla tarlasını sürmeye devam etti. Batı siyaset kültüründe "iktidarı bırakma erdeminin" ilk ve en klasik simgesidir.
George Washington (1797 – ABD): Amerika'nın kurucu başkanı ve başkomutanıydı. İsteseydi tıpkı bir monark gibi ömür boyu başkan, hatta kral kalabilirdi; halk ve meclis ona bu desteği veriyordu. Ancak iki dönem (8 yıl) görev yaptıktan sonra, "Bir kişinin sınırsız süre iktidarda kalması cumhuriyete zarar verir" diyerek yeniden aday olmadı ve çiftliğine çekildi. Bu hareketiyle dünyada "başkanlık süresi sınırı" geleneğini başlattı.
Lucius Cornelius Sulla (MÖ 79 – Roma): Roma Cumhuriyeti tarihinde âdeta bir diktatörlük rejimi kurmuş, rakiplerini idam ettirmiş ve sınırsız bir güce ulaşmıştı. Ancak Roma'yı kendi istediği anayasaya göre yeniden yapılandırdıktan sonra, herkesi şoke eden bir kararla diktatörlükten kendi isteğiyle istifa etti. Roma Forumu'nda halkın karşısına tek başına çıkarak "Beni suçlayan var mı?" diye sordu, ardından özel hayatına çekildi.
I. Charles / V. Karl (1556 – Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu): Dünyanın en büyük imparatorluklarından birinin başındaydı. Gücünün zirvesindeyken sağlık sorunları ve derin bir yorgunluk hissederek imparatorluk tacını kendi rızasıyla bıraktı. Tahtı kardeşine ve oğluna paylaştırdı, ardından İspanya'da izole bir manastıra kapanarak hayatının son yıllarını orada geçirdi.
Marcus Aurelius (MS 2. yüzyıl – Roma): "Filozof İmparator" olarak bilinen Marcus Aurelius, Roma'nın en kudretli imparatorlarından biriydi. İktidarın bir mülk değil bir kamu görevi olduğunu savunarak, kendisinden sonraki düzeni felsefi bir olgunlukla ele aldı. Gücü mutlak bir otorite aracı değil bir fedakârlık olarak görmesiyle tarihe geçti.
Angela Merkel: 16 yıl boyunca Almanya'yı yönettikten sonra, isterse seçimleri yeniden kazanabilecek çok güçlü bir siyasi desteğe sahipken, 2021 yılında kendi rızasıyla aday olmamış ve "Artık bu görevi benden çok daha iyi yapabilecek gençlerin devralması gerekiyor" diyerek siyaseti bırakmıştır.
Çıkarın, sorumsuzluğun, rüşvetin, yolsuzluğun, suça batmışlığın, hesap vermezliğin, beceriksizliğin, imtiyazın ve sınırsız hareket alanının olduğu bir yeri kimse kendi rızasıyla bırakmak istemez. Tarihte bunu hakkıyla ve erdemle bırakabilen az sayıdaki insan ise zaten o karakterde oldukları, makamı değil idealleri ya da toplumu önceliklendirdikleri için bunu başarabilmektedir.
Étienne de La Boétie'nin yüzyıllar önce yazdığı Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev adlı kitabı, tam da bu mekanizmayı muazzam bir şekilde deşifre eder.
Bu bağlamda, tiranlığın yöntemi yalnızca bir baskı ideolojisine indirgenemez. Paternalist ve popülist bir görünüm altında halka maddi çıkar sağlayarak, kitlelerin sömürüsünü daha da kolaylaştırıp artmasına olanak tanınır. Kitlelerin bir kısmına yiyecek, içecek dağıtılması, para bağışlanması ya da şölenler düzenlenmesi gibi uygulamalar, tiranların halkı sömürerek elde ettiklerinin ufak bir bölümünü halka geri vermeleridir.
Özgürlüğe yeniden kavuşmak amacıyla "çorba tasını" terk etmeyi akıl edemeyen halk, yalnızca kısa vadedeki çıkarını gözettiğinden dolayı iktidara kul köle olmakta ve sömürü mekanizmasının içine iyice gömülmektedir. İktidar, halkı için yeni bir yaşam biçimi ve buna uygun bir ideolojik-kültürel yapı oluştururken, yeni halk kültürünün cehaleti yaygınlaştırıcı bir nitelik taşımasına da özen gösterir.
Bu amacın gerçekleştirilmesinde ise kendisine bağlı aydınlardan (organik aydınlardan) yararlanır. Dinsel-ideolojik söylemler ve hurafeler yayan din adamları da bu uyuşturucu etkinin birer parçası olarak kullanılır.
İşte bu sömürü çarkını koruyan şey atlı birlikler ya da silahlar değildir; La Boétie'nin belirttiği gibi tiranı ayakta tutan asıl mekanizma suç ortaklığı zinciridir:
Tiranı destekleyen, tüm ülkeyi kulluk altında tutan, inanamayacaksınız ama hep dört ya da beş kişidir. Bu dört ya da beş kişi, ya onun kulağına girme ayrıcalığına sahip olmuşlardır ya da kendiliklerinden ona yaklaşmışlardır; zulümlerinin suç ortakları, zevklerinin yoldaşları, sefahatinin aracısı ve yağmalarının paydaşları olmak için.
Bu beş ya da altı kişinin emrinde altı yüz kişi vardır; onlar da bu kazançlardan yararlanırlar. Bu altı yüz kişi ise altı bin kişiyi yönetir; onları makamlara yükseltirler, eyaletlerin yönetimini ya da mali işlerin idaresini onlara verirler. Bu çark böyle döner. Ve sonunda öyle bir yere gelinir ki, tiranın etrafındaki o halka ve zincir sayesinde ülkede milyonlarca insan bu sisteme bağlanır.
Boyunduruk altında doğan, kulluk ve kölelik içinde büyütülüp eğitilen insanlar; siyasal iktidarı yıkmaya yönelik herhangi bir eyleme kalkışamazlar. Kurulu düzeni sevip benimsemekte ve sürdürüp geldikleri yaşamın dışında başka yaşam biçimleri olduğunun ya da olabileceğinin farkına dahi varamazlar.
Sistem de tam olarak bu yüzden öyle tasarlanır ki; yukarıdaki kişi kendi seçmenini, kendi delegesini, kendi kadrosunu bizzat kendisi belirler. Böylece aşağıdan yukarıya işleyen denetim mekanizması tamamen ortadan kalkar, geriye yalnızca yukarıdan aşağıya işleyen bir emir-kul ilişkisi kalır.
Kimse o halkadan kopmak istemez; çünkü koparsa sağladığı imtiyazı kaybedeceğini, dost değil aksine suç ortağı olduğunu çok iyi bilir.
Hasan Hoslar












Teref.az © 2015
TEREF - XOCANIN BLOQU günün siyasi və sosial hadisələrinə münasibət bildirən bir şəxsi BLOQDUR. Heç bir MEDİA statusuna və jurnalist hüquqlarına iddialı olmayan ictimai fəal olaraq hadisələrə şəxsi münasibətimizi bildirərərkən, sosial media məlumatlarındanda istifadə edirik! Nurəddin Xoca
Məlumat internet səhifələrində istifadə edildikdə müvafiq keçidin qoyulması mütləqdir.
E-mail: [email protected]