ÇOK SEVDİK BU ADAMI ABİ
22-09-2026, 15:14

Metin Oktay’ı tanıyan, onunla aynı masanın bereketini paylaşan, aynı külüstür arabanın kaderine ortak olan, aynı gazete kokulu odalarda sabahlayan o şanslı azınlığın ferdiyim.
Herkes onu yeşil sahaların mağrur, devasa gölgesiyle; “Taçsız Kral” unvanıyla bildi. Ben ise o tacın ardındaki hüznü, o krallığın arkasındaki saf insanı tanıdım. Zira onun asıl asaleti, ağları yontan şutlarında değil, bir insanın kalbine dokunurken sergilediği o zarif incelikte saklıydı.
80’li yılların ortası...
İzmir’de Güneş Gazetesi’nin Spor Servisi Şefi'yim. Bir hafta sonu Metin abiyle Denizli deplasmanına niyetlendik.
O zamanlar ne gökyüzünü yaran uçaklar var, ne de akıp giden otobanlar...
Önümüzde dört saatlik toza belenmiş bir gidiş, bir o kadar da dönüş yolu.
O, arabanın arka koltuğunda kendi inzivasında, ben önde, şoför ve fotomuhabirimiz Mustafa'nın yanında.
Yol boyunca futbolun tutkusu, kahkahaların neşesi ve eski zamana dair gırgır şamata...
Derken, arka koltuktan bir ses yükseldi. Fısıltı kadar yumuşak ama bir emrihak kadar kesin.
“Sağa çek abi.”
Çektik. Yolun yorgunluğunda sararmış, mütevazı bir çiçekçi dükkanı...
Arabadan indi. Dükkanın önünde dizilmiş yüzlerce saksının arasında, adeta bir dostu arar gibi tek tek gezindi gözleri. Bir saksının önünde duraksadı. Eğildi, kokusunu içine çekti, parmaklarının ucuyla toprağın kuruyan tenine dokundu. Sonra dükkan sahibine döndü, sesinde sitemden ziyade bir sızı vardı.
“Bu çiçek susuz kalmış abi.”
Çiçekçi şaşkındı. Metin abi gözlerinin içine bakıp ekledi:
“Bu çiçeği sula. Dönüşte bakacağım abi.”
Bindik arabaya. Denizli’ye vardık, maçın heyecanını yaşadık, yazılarımızı gazetenin tellerine emanet edip dönüşe geçtik.
Ben o çiçeği çoktan yolun tozuna gömmüştüm. Fakat o unutmamıştı. Çiçekçinin hizasına geldiğimizde arabayı yine durdurdu. İndi, bir sarraf titizliğiyle doğrudan o saksıya yürüdü. Nemli toprağa okşar gibi dokundu.
“Sulamışsın abi.”
Sonra adama baktı, sanki bir dostun evine konuk olmuşçasına sordu.
“Evli misin?”
“Evet kaptan.”
Cebinden bir miktar para çıkardı, adamın avucuna bırakmak istedi.
“Al bunu. Bu akşam eşine çiçek götür.”
Adam mahcup, elini geri çekmeye çalıştı.
“Estağfurullah kaptan, hiç olur mu öyle şey...”
Metin abi parayı adamın cebine bir sevgi baskısıyla koydu.
“Olur abi. Ben ne diyorsam sen onu yap.”
Arabaya döndü. Arka koltuğa yaslandı, bakışları camdan dışarıda, derin bir sessizliğe büründü. Sonra çocuksu bir edayla, fısıltıyla döküldü dudaklarından o cümle.
“Sevdim bu çiçekçiyi abi.”
Bir saat kadar daha yol aldık. Gece çökmüş, karınlar acıkmıştı.
“Aç ayı oynamaz abi” dedi, o kendine has nüktedanlığıyla.
Yol kenarında, lambası titreyen salaş bir meyhaneye sığındık. Köftenin dumanı, piyazın sadesi, rakının buğusu...
Biz demlenirken, içeri ömrü yollarda tüketmiş bir Milli Piyango satıcısı girdi.
Metin abi seslendi.
“Bana onluk bir seri ver abi. Ama param yok, sonra veririm.”
Piyangocu duraksamadı bile.
“Canın sağ olsun kaptan. Senden para isteyen mi oldu?”
Metin abinin yüzüne, o efsanevi, çocuksu gülümsemesi yayıldı.
“Seni denedim ben abi.”
Parasını eksiksiz ödedi.
Fakat niyeti ikramiye değil, bir gönül almaktı. Adamı masaya davet etti.
Yanına oturttu, önüne bir duble rakı koydurdu, sıcak köfteleme söyledi.
Yaşamını, derdini, yükünü sordu.
Adam anlattı, Metin abi sadece dinlemedi, adamın kaderini sırtlar gibi kulak verdi.
Derken, birden piyangocuya sesini yükseltti.
“Meyhanede herkese benden birer piyango bileti ver abi.”
Biletler dağıtıldı, hesap kapatıldı.
O gece o kuytu meyhanedeki her adam, birkaç dakikalığına dünyanın en zengin insanı oldu.
Kiminin cebinde bir talih kuşu, kiminin zihninde Taçsız Kral ile aynı havayı solumuş olmanın o silinmez hatırası...
Yola koyulduk. Metin abi yine arkada, yine kendi dünyasında. Bir süre sonra o tanıdık fısıltı yankılandı.
“Piyangocuyu da sevdim abi.”
Sonra derin bir uykuya daldı.
Ben ise İzmir’e varana kadar, yol kenarındaki susuz bir çiçeğin ahını duyan o adamı düşündüm.
Hiç tanımadığı bir kadına, kocasının eliyle çiçek gönderen o zarif ruhu...
Bir piyangocuyu incitmeden onore eden, meçhul insanlara umut dağıtan o koca yüreği düşündüm.
Futbolun ona neden “Kral” dediğini biliyordum elbette. Ama o uzun gecede başka bir hakikate uyandım.
Bazı insanlar tahtları olduğu için kral değildir. İnsan kalabildikleri için krallık onların ruhuna bahşedilmiştir.
Birkaç yıl sonra...
Yine Güneş’in İzmir Bürosu’ndayız.
80’lerin son çeyreği.
Bir pazar gecesi, saat 23.00 suları.
Atilla Sertel, Sedat Pişirici, Hakan Güray, Haluk Güney, Halil Hüner ve ben...
Odada daktilo sesleri, matbaa mürekkebinin ağır kokusu.
Metin abi maçtan dönmüş, derin yorumlarını Hakan’a yazdırmış.
İşini bitirdi, yorgun gözlerle bize baktı.
“Gecenin bu saatinde hala ne çalışıyorsunuz abi?”
Gazetenin rutin mesaisi dışındaki bir dergi için sabahlıyorduk. Çorbamıza bir tutam ek gelir olsun diye. Anlattık.
“Ne zaman biter bu abi?”
“Sabahı bulur abi.”
Yüzündeki o mahzun ifadeyi hiç unutmam. Sanki içimizde kanayan bir yeri görmüş gibi baktı.
“Beni bana bırakın. I love you abi” dedi ve gecenin karanlığına karıştı.
Biz yeniden daktiloların ritmine gömüldük.
Aradan bir saat kadar geçti geçmedi...
Gecenin sessizliğini, binanın dışından yükselen neşeli bir oyun havası yardı.
Önce gecenin bir fantezisi sandık. Fakat ses merdivenlerden yukarı doğru yaklaşmaya başladı.
Katın kapısı açıldı.
İçeri, gümüş tepsileri omuzlamış bir garson girdi.
Ardından bir tepsi daha...
Ve bir tepsi daha...
Sonra tepsilerin peşinden bir darbuka, bir keman, bir klarnet ve bir kanun...
Biz şaşkınlıktan donuklaşmışken, ekibin ardından Metin abi belirdi.
Ve o unutulmaz, o tarihi komutunu verdi.
“Makinalar stop abi!”
Daktilolar sustu.
“Aç karnına, ruhsuz çalışılmaz. Hem içeceğiz, hem üreteceğiz.”
O gece Kahramanlar semtindeki Güneş Gazetesi’nin soğuk bürosu, bir gazete binası olmaktan çıktı.
Bir çilingir sofrasına, bir dost meclisine, eski bir İstanbul sefasına dönüştü.
“Heybeli’de her gece mehtaba baka baka...”
“İzmir’in kavakları dökülür yaprakları...”
“Kalamış’tan bir tatlı huzur almaya geldik...”
Yedik, içtik, söyledik, güldük...
Ve sabahın ilk ışıklarına kadar ilhamla çalıştık.
Çünkü Metin Oktay sadece meşin yuvarlağı ağlara takmayı bilmiyordu. İnsanın ne zaman yorulduğunu, ne zaman kırıldığını da biliyordu.
Bir çiçeğin susuzluğunu sezebildiği gibi, bir emekçinin incinmiş gururunu tamir etmeyi, sabaha kadar alın teri döken gazetecilerin sadece ekmeğe değil, bir tutam neşeye ve saygıya muhtaç olduğunu görebiliyordu.
Belki de onun efsanesini anlatırken hep yetersiz kaldığımız yer burasıdır.
Metin Oktay; Galatasaray’ın, İzmirspor’un ya da Türk futbolunun meşhur bir figürü olmanın çok ötesindeydi.
O, halkın bağrından kopup gelmiş ve şöhretin o göz alıcı, kör edici ışıklarına rağmen asla topraktan kopmamış bir alçakgönüllülük abidesiydi.
Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam sehpasından kurtulması için imza toplarken gösterdiği o cesur duruş neyse, yol kenarındaki susuz çiçeğin önünde eğilen o şefkat de aynıydı.
Kimseden korkup gölgede saklanmadı.
Şöhretini iktidar kapılarında bozdurmadı.
Kimsenin soytarısı, hiçbir devrin adamı olmadı.
Belki de bu yüzden ona “Taçsız Kral” dediler.
Tacı yoktu. Çünkü onun tahtı insanların gönlüydü.
Bugün 13 Eylül...
Metin abinin sonsuzluğa yürüyüşünün yıl dönümü.
Yıllar rüzgar gibi geçti.
O çiçekçi şimdi nerede, bilmiyorum.
O piyangocu hayatta mı, o salaş meyhaneden geriye bir enkaz mı kaldı, belirsiz...
Ama ne zaman gözlerimi kapatsam, o kapının yeniden açıldığını görüyorum.
Önce buram buram tüten tepsiler giriyor içeri...
Sonra darbukanın ritmi, kemanın feryadı, klarnetin sevdası...
Ve en arkadan, o tanıdık, o mağrur, o kocaman gülümsemesiyle Metin abi...
Bize bakıp sesleniyor.
“Makinalar stop abi!”
Bugün makineleri senin için, bir kez daha durdurduk Metin abi.
Bu kez bir dergi yetiştirmek için değil...
Seni, senin o kocaman insanlığını hatırlamak için.
Çünkü ben seni tanıyan, seninle aynı tozlu yollarda yürüyen o şanslı insanlardan biriydim.
Herkes Metin Oktay’ı sevdi, ben Metin abiyi.
Candın. İnsandın. Bu dünyaya uğramış en güzel adamlardan biriydin.
Ve eğer cennet diye bir yer varsa; eminim orada da önce köşedeki susuz bir çiçeği sulatmış, sonra meleklere gülümseyerek seslenmişsindir.
“Masadaki herkese benden abi...Beni bana bırakın. I love you.”
Seni sana bıraktık abi.
Unutulmazsın.
Sedat Kaya

