Sürgün içinde sürgün
10-09-2026, 00:03

Türkiye’de Erbakan'ın yerine Başbakan seçilen Mesud Yılmaz, 3 Mart 1998'de Özbekistan'a bir ziyaret planladı. Ziyaret resmi olmasına ve her zamanki gibi Ekonomik ve Hukuki cephede çeşitli anlaşmalar içermesine rağmen, asıl amaç iki ülke arasında Erbakan döneminde soğuyan ilişkileri düzeltmeki.
Tabii bu ziyaretten önce “Muhmmed Salih konusunda” bir şeyler yapılması gerekiyordu ve bu da hemen yapıldı. Mesut Yılmas ziyaretinden 5 gün önce, 28 Şubat sahahı Ankara Eminiyeti beni gözaltına aldı ve Eminyet müdürlüğü binasının, teröristlerin tutulduğu hücrelerden birine koydu. Hücrenin duvarına bir terörist "Direnişimiz sürecek!" diye yazmıştı. Bu gibi sloganlarla “süslenmiş” hücrede 3,5 saat geçirdim.
Daha sonra "Terörle mücadele" şübesi tarafından tutuklanarak İstanbul'a getirildim. Orada bana üçüncü bir ülkeye sınır dışı edileceğimi söylediler. Ailem ile vedalaşmak, kıyafetlerimi almak istediğimi, ayrıca yanımda nakit paramın da olmadığını söyledim.
İzin vermediler.
Yetkili polis memuru “Sizi sınırdışı etmemiz söylendi, üzgünüm”, dedi.
Tamam, dedim ben de.
O gece polis merkezinde bana ayırdıkları bir odada kaldım.
Ertesi gün 29 Şubat sabahı Ankara Emniyet Müdürlüğü'ne bir adam geldi. "Devlet adına geldim, sizi her hangi bir ülkeye gönderilebiliriz, bir ülke seçin" dedi. Sonra kabarık bir zarfı elime tutuşturarak ve "Bu da oradaki masraflarınız için. Devletimizin yardımıdır", dedi.
Ben ona "Gidebilecek bir ülkem yok, pasaportum sahte, oraya gitsem bile muhtemelen beni geri gönderecekler. Nereye gönderirseniz gönderin, umurumda değil. Parayı da almayacağım", dedim.
Devlet adamı gerildi.
"Yapmayın, biz size düşman değiliz," dedi.
"Biliyorum, ama parayı alamam”, dedim.
“Siz bilirsiniz. Ben bunu Cumhurbaşkanımıza ileteceğim", dedi ve gitti.
Yarım saat sonra Romanya'nın başkenti Bükreş'e bilet getirdiler.
İki saat sonra ben uçağa binmiştim.
Uçağa binerken, kelepçelenmediğim için minnettardım.
Bana uçağa kadar refaket eden subay beni uçağa bindirdi ve uçak kalkana kadar yan koltukta oturarak bekledi, ardından benimle dostça vedalaşarak uçaktan indi. Uçak hareket edene kadar da aşağıdan, beni gözünden kaçırmadan dikkatle takip etti.
Subayın bu tavru kendimi Schwarzenegger'in canlandırdığı tehlikeli bir karakter gibi hissetmeme neden olmuştu.
Oldukça eğlenceli anlardı.
Bükreş
Dediğim gibi pasaportum sahteydi. İçindeki yazıları da kendim doldurmuştutm. Yapıştırlmış resim kopmak üzereydi. Bükreş sınırı pasaport kontrolündeki görevliler beni İstanbul'a geri göndereceğini umarak uçaktan indim.
Ancak umduğum olmadı. Kadın memur bana gülümseyerek "Evet, pasaportunuz çok eski, mutlaka değiştirin. Bükreş'e hoşgeldiniz", diyerek pasaportuma giriş damgasını vurdu ve bu damga İstanbul'a geri dönme umutlarımı yıktı.
Havaalanı binasından çıktm. Hafif giyinmiştim: Giydiğim kıyafet kot pantolon, mavi gömlek üzerine gri ceket ve mevsim ayakkabılarından oluşuyordu. Ne bir bavulum, ne de çantam vardı. Cebimde ise 100 Amerikan doları ve sahte pasaport dışında hiç bir şey yoktu.
Yani, gerçek Özgür bir adamın vücut bulmuş bir hali idim.
Cebimdeki 100 doların 50 dolarını Rumen parasına çevirdim ve Türkiye’yi “Büyük Birlik Partisi”nin (BBP) lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nu aradım. Muhsin Bey ile yakın dosttuk. Telefona koruması cevap verdi ve “15 dakika sonra Başkan sizi arayacak” dedi. On dakika bile geçmeden aradı. "Neredesin dostum, üç gündür seni bulamıyoruz?!", diyerek Anadolu heyecanıyla haykırdı dost.
Durumu izah ettim.
"Beş dakika sonra tekrar arayacağım, bekle" diyerek telefonu kapattı.
Dediği vakitte tekrar aradı: “Dudurduğun yerden fazla uzaklaşma, bir saat sonra bizim arkadaşlar gelip tüm sorunlarını çözecekler”, dedi.
Tam bir saat sonra Erdoğan Atalay isimli kardeşimizin başını çektiği, iki otomobil ve altı kişi olarak geldiler. Beni Bükreş’in en iyi oteline yerleştirdilerler ve Başkan'ın emri olduğunu söyleyerek elime para tutuşturdular.
Bükreş’te, Romanya’lı insan hakları savunucuları ve Çavuşesku rejimine karşı savaşan muhaliflerle tanıştım. Ardından muhalif hareketin lideri ünlü şair Mircea Dinescu'nun evine gittik. Kendisi ve eşi Marina hanım ile tanıştık.
Mircea Dinescu benimle aynı yaştaydı. Görüşlerimizin ortak noktalarını not ettik. Dinescu beni Başbakan'la tanıştırmak istedi. Romanya vatandaşlığı alın, burada kalın, kitaplarınızı burada yazın, diye büyük bir iltifat gösterdi.
Teşekkür ettim.Teşkilatımızın faaliyetlerine başlamak için Ukrayna'ya gitmem gerektiğini söyledim.
Böylece Romanya'da iki haftadan fazla kaldım.
Yanılmıyorsam Mart ortasında uçakla Kiev'e uçtum. Yine o sahte pasaportla, yine sınırdan geri çevircekleri düşüncesiyle (bu kez umut değil, endişe ile). Çünkü artık Romanya'ya veya Türkiye'ye geri gönderilmek istemiyor, bundan böyle kaderimi takip etmek istiyordum. Geleceğin sürekli bulanık ve sisli görüntüsü beni yormuştu. Kaderime doğru, onun direk alnına doğru yürümek istiyordum artık. Ne olursa olsun, biran önce olsun diyordum. Nefsim sessizce haykırıyordu: ne olacaksa da daha çabuk olsun, diye haykırıyordu.
Kiev’de pasaport kontrolünde da sorun çıkmadı, Ukrayna topraklarına rahat bir giriş yaptım.
Borispol havaalanında beni kardeşim Muhammed Begcan ve arkadaşları karşıladılar.
İstanbul'u aradım Aydın Hanım'a Ukrayna'ya geldiğimi söyledim.
Hanımefendi çok mutluydu. Beni kendisinin doğduğu bölge Luhansk'ı ziyaret etmeye teşvik etti. "Elbette," dedim.
Kiev'deki ilk günlerimde Kazakistanlı arkadaşım Profesör Rustem Jangujin'in evinde kaldım. Rustem Bey Gülnar Hanım ile güzel bir misafirperverlik gösterdiler, sağolsunlar.
Sonra bir daire kiraladım ve taşındım...
(devam edecek)
KaynaK M.Salih "VADİDEN ÖLMEK YASAK". Boğaziçi yayınevi, 2025. (196-sayfa)
1- Foto YEŞİL SÜRGÜN'ün Ukrayna dönemi(Haziran-Temmuz 1998). Lugansk. Eşim Aidin Hanımın doğduğu yer.
2-Foto: Sahte pasaport

