MANKURTLAŞMANIN GÖLGESİNDE: DİL, KÜLTÜR VE TARİH
Dünən, 07:04

Güney Azerbaycan Türkleri için mesele yalnızca dili değil, hafızayı da korumaktır
Bazı milletlerin tarihi kitaplarda yazılıdır.
Bazılarının tarihi ise dilinde, kültüründe ve hafızasında yaşar.
Bir annenin ninnisinde…
Bir dedenin anlattığı hikâyede…
Bir atasözünde…
Bir türküde…
Bir kelimenin içinde…
Bir mezar taşında…
Bir bayram geleneğinde…
Bir halkın geçmişi, bazen koskoca kitaplardan daha güçlü biçimde yaşar.
Çünkü dil yalnızca konuşma aracı değildir.
Dil, kültürü taşır.
Kültür, tarihi yaşatır.
Tarih, hafızayı korur.
Hafıza ise kimliği ayakta tutar.
Dil → Kültür → Tarih → Hafıza → Kimlik.
Bu zincirin bir halkası koparıldığında yalnızca bir kelime eksilmez.
Bir toplumun kendi hikâyesinden bir parça eksilir.
Tam burada Mankurt çıkar karşımıza.
Cengiz Aytmatov’un edebiyatımıza kazandırdığı Mankurt, geçmişi kendisine unutturulmuş insandır.
Annesini hatırlamaz.
Babasını hatırlamaz.
Nereden geldiğini bilmez.
Kim olduğunu bilmez.
Çünkü onun elinden alınan önce hayatı değil, hafızasıdır.
Mankurt’un trajedisi de tam buradadır:
İnsan yaşamaktadır.
Ama kendi hikâyesinin sahibi değildir.
Mankurtlaştırma yalnızca unutturmak değildir
Mankurtlaştırmayı sadece zorla hafıza silmek olarak düşünmemek gerekir.
Bazen daha sessiz işler.
Bir dilin evin içine sıkıştırılmasıyla…
Bir kültürün değersiz gösterilmesiyle…
Bir tarihin tek bir anlatıya indirgenmesiyle…
Bir çocuğun kendi geçmişini öğrenme imkânının daraltılmasıyla…
Ve en tehlikelisi:
İnsanın kendi kimliğinden uzaklaşmasının normal olduğuna inandırılmasıyla…
İşte asimilasyonun en derin noktası burasıdır.
İnsan bir gün kendi dilini konuşmaktan utanır.
Kendi kültürünü geri kalmışlık sayar.
Kendi tarihini bilmez.
Sonra da başkasının anlattığı tarihin içinde kendisine bir yer aramaya başlar.
Mankurtlaşma biraz da budur.
İnsanın kendisini kendisinden uzaklaştırmasıdır.
“Dil susarsa kültür yetim kalır”
Güney Azerbaycan Türkleri açısından ana dil meselesini yalnızca “hangi dil konuşulacak?” sorusuna indirgemek büyük bir eksiklik olur.
Çünkü mesele Türkçe konuşabilmekten çok daha derindir.
Bir çocuk annesinden Türkçe öğrenir.
Ninnisini Türkçe dinler.
İlk sevgiyi Türkçe hisseder.
İlk korkusunu Türkçe anlatır.
İlk duasını, ilk türküsünü, ilk masalını o dilin içinde tanır.
Çünkü ana dil, insanın dünyayla kurduğu ilk bağdır.
Fakat o dil yalnızca evde kalırsa zamanla daralır.
Okulda yoksa…
Kitapta yoksa…
Bilimde yoksa…
Edebiyatta yoksa…
Kamusal hayatta görünür değilse…
Çocuk o dili sevmeye devam etse bile, onu hayatın geleceğiyle ilişkilendirmekte zorlanabilir.
İşte o zaman dil yavaş yavaş “evin dili” hâline gelir.
Diğer dil ise “hayatın ve başarının dili” olarak görülmeye başlanır.
Böylece baskı her zaman açık bir yasak biçiminde ortaya çıkmaz.
Bazen tercihlerin içine gizlenir.
Ve insan, kendi dilinden vazgeçmeyi kendi kararı sanabilir.
Dil giderse kültür de zayıflar
Bir dili kaybetmek, yalnızca kelimeleri kaybetmek değildir.
Bir deyim kaybolur.
Bir atasözü kaybolur.
Bir masal unutulur.
Bir ninni susar.
Bir türkünün anlamı silinir.
Bir mizah biçimi yok olur.
Bir toplumun dünyayı yorumlama tarzı eksilir.
Çünkü her dil, dünyaya başka bir pencereden bakar.
Güney Azerbaycan Türkçesi de yalnızca bir iletişim aracı değildir.
O dilin içinde yüzyılların yaşam biçimi vardır.
Aile vardır.
Gelenek vardır.
Edebiyat vardır.
Âşık vardır.
Şair vardır.
Türkü vardır.
Düğün vardır.
Yas vardır.
Sevinç vardır.
Acı vardır.
Kısacası bir halkın hayatı vardır.
Bu nedenle ana dili yaşatmak, yalnızca dili yaşatmak değildir.
Kültürü yaşatmaktır.
Kültür giderse tarih sessizleşir
Burada üçüncü halka karşımıza çıkar:
Tarih.
Bir toplum tarihini yalnızca arşiv belgeleriyle yaşamaz.
Tarih, aynı zamanda kültürün içinde taşınır.
Dededen toruna anlatılan hikâyede…
Bir yer adında…
Bir mezar taşında…
Bir halk kahramanının adında…
Bir şiirde…
Bir türküde…
Bir bayram geleneğinde…
Bir ailenin hafızasında…
Tarih yaşar.
Bu yüzden kültürü zayıflayan toplumun tarih hafızası da zamanla zayıflayabilir.
Sonra kendi geçmişini başkalarının kitaplarından öğrenmeye başlar.
Kendi kahramanını başkasının gözünden tanır.
Kendi acısını başkasının diliyle anlatır.
Kendi hikâyesinin öznesi olmaktan çıkar.
İşte o zaman mesele artık yalnızca kültürel değildir.
Tarihsel bir meseleye dönüşür.
Tarih unutulursa hafıza yaralanır
Bir halkın dilini susturursanız kültürünü zayıflatırsınız.
Kültürünü zayıflatırsanız tarihini unutturabilirsiniz.
Tarihini unutturursanız hafızasını yaralarsınız.
Hafızası yaralanan toplum ise kendi hikâyesini başkasının kaleminden okumaya başlar.
Bu nedenle tarih yalnızca geçmiş değildir.
Tarih, bugünkü kimliğin de temelidir.
Geçmişini bilen insan, bugününü daha iyi anlar.
Bugününü anlayan toplum ise yarınını daha bilinçli kurar.
Bu yüzden geçmişi hatırlamak geçmişte yaşamak değildir.
Tam tersine:
Geçmişini bilen toplum, geleceğini başkasına bırakmaz.
Güney Azerbaycan meselesi
Güney Azerbaycan Türkleri açısından mesele tam da bu bütünlük içinde görülmelidir.
Mesele yalnızca Türkçe eğitim değildir.
Mesele yalnızca kültürel faaliyet değildir.
Mesele yalnızca tarih değildir.
Bunların hepsi birbirine bağlıdır.
Dil varsa kültür nefes alır.
Kültür varsa tarih canlı kalır.
Tarih varsa hafıza korunur.
Hafıza varsa kimlik ayakta kalır.
Bu yüzden Güney Azerbaycan Türkünün ana dili mücadelesi, yalnızca bir dil mücadelesi değildir.
Aynı zamanda bir kültür mücadelesidir.
Bir tarih mücadelesidir.
Bir hafıza mücadelesidir.
Ve nihayetinde insanın kendi kimliğini özgürce ifade edebilme mücadelesidir.
“Sorun dillerin varlığı değil, bir dilin diğerinin hayat alanını daraltmasıdır”.
Bir dilin yalnızca evde kalmasıdır.
Bir kültürün yalnızca folklora indirgenmesidir.
Bir tarihin yalnızca başkalarının anlatısıyla öğrenilmesidir.
Bir çocuğun hafızası üzerinden düşünelim
Evde annesi ona Türkçe sesleniyor.
Ninesi ona Türkçe masal anlatıyor.
Dedesi eski günleri Türkçe anlatıyor.
Babası bir türkü söylüyor.
Çocuk bütün bunlarla kendi dünyasını kuruyor.
Sonra okul hayatı başlıyor.
Eğer çocuk kendi dilini öğrenme, okuma, yazma ve geliştirme imkânına da sahip olursa iki dil bilen, iki dünyanın kapısını açabilen daha zengin bir birey olur.
Ama kendi dili sürekli geri plana itilirse başka bir şey yaşanabilir.
Çocuk zamanla kendi dilini değersiz görmeye başlayabilir.
Sonra kendi kültürüne mesafe koyabilir.
Sonra tarihine yabancılaşabilir.
Ve sonunda kendi geçmişiyle arasına görünmez bir duvar girebilir.
Mankurtlaşma işte o duvarın örülmeye başladığı yerde düşünülmelidir.
Mankurt bize ne söylüyor?
Mankurt, başka bir dil konuşan insan değildir.
Mankurt, başka bir kültürle temas eden insan değildir.
Mankurt, dünyaya açılan insan hiç değildir.
Mankurt;
kendi geçmişini hatırlayamayan,
kendi tarihini bilemeyen,
kendi kültürünü tanımayan,
kendi kimliğini ifade edemeyen insandır.
Bu yüzden Mankurt bir hakaret değil, bir uyarıdır.
Bize şunu hatırlatır:
Bir insanın hafızasını elinden almak için onun bütün geçmişini bir gecede yok etmek gerekmez.
Bazen dilini zayıflatmak yeter.
Bazen kültürünü görünmez kılmak yeter.
Bazen tarihini unutturmak yeter.
Gerisini zaman yapar.
Son söz
Bir halkın geleceğini yalnızca nüfusuyla ölçemezsiniz.
Toprakla da ölçemezsiniz.
Ekonomiyle de ölçemezsiniz.
Bir halkın geleceğini asıl belirleyen şeylerden biri, kendi hikâyesini hatırlama ve anlatma gücüdür.
Dil bunun sesidir.
Kültür bunun ruhudur.
Tarih bunun hafızasıdır.
Ve kimlik, bütün bunların birleştiği yerdir.
Bu yüzden mesele yalnızca Türkçe konuşmak değildir.
Mesele, bir çocuğun kendi dilini konuştuğunda kendisini eksik hissetmemesidir.
Kendi kültürünü öğrendiğinde utanmamasıdır.
Kendi tarihini araştırdığında yabancılaşmamasıdır.
Başka dilleri öğrenirken kendi dilini kaybetmemesidir.
Başka kültürlerle tanışırken kendi kültürünü terk etmek zorunda kalmamasıdır.
Ve kendi geçmişini öğrenirken kimseyle düşman olmak zorunda olmadığını bilmesidir.
Mankurt’un hikâyesi bu yüzden hâlâ önemlidir.
“Kültürünü kaybeden neyi unutur”?
Ve hafızasını kaybeden bir insan, kendi hikâyesinin sahibi olarak kalabilir mi?
Belki de bütün soruların cevabı tek bir cümlede saklıdır:
Dil susarsa kültür susar; kültür susarsa tarih susar; tarih susarsa hafıza susar.
Hafıza sustuğunda ise insanın elinde yalnızca bir hayat kalır.
Ama o hayatın hikâyesi artık kendisine ait olmayabilir.
Efsane Afşar Sayınqala
Stockholm
TEREF

